Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    22 eylül bulgaristan bağımsızlık günü

    1 ziyaretçi

    22 eylül bulgaristan bağımsızlık günü Ne90'dan bulabilirsiniz

    Bulgarlar Yine "Türk Himayesi" İstiyor

    Yahya Kemal Beyatlı’nın naklettiğine göre, 93 Savaşı denilen 1877-78 Türk-Rus savaşında bir Bulgar papazı, işgalci ve istilâcı Ruslara: “Siz bizi Türklerden kurtardınız, ama bizi sizden kim kurtaracak?” diye sormuştu.

    Başka bir olay: Bulgaristan’ın Tuna Alayı Komutanı Yüzbaşı Vılkov, 1886 yılında Bükreş’teki Bulgar İhtilâl Komitesi üyelerini ziyarete gider. Üs olarak kullanılan “Simon” Hoteli’nde birkaç isyancıyla karşılaşır. Yüzbaşının da kendilerine katılmasını isterler. “Nasıl olsa, Ruslar Bulgaristan’ı işgal edecek, bari arada acı olaylar olmasın” derler. Vılkov’un cevabı şu olur:

    - Rusya bizi Türklerden kurtarmıştır, ama kendisi için değil, bizim için. Yurdumuzu savunmak üzere bize silâh verdi. General Skobelev, îslimye’deki söylevinde: “Her şeyden önce Bulgar yurtseveri olunuz” demiştir.

    O zaman isyancılardan biri söze karışarak :

    - Halk yine Rusları istiyor, dedi.

    - Eğer halk Ruslara bağımsızlığımızı vermek istiyorsa, dedim, biz o halkı da boğazlarız.

    Daha sonra, konuşmalar dostça bir havaya bürünür :

    - Diyelim ki, ihtilâl oldu da ben senin eline düştüm, beni ele verir misin?

    - Seni kurtarırım, ama davanıza yardımcı olamam, dedim.

    Çıkarken de :

    - Üzgünüm, ama on yıl önce (1877) burada Bulgaristan’ı Türklerden kurtarmak isteyen bir komite varmış, oysa şimdi sîzler onu Rusların boyunduruğu altına sokmak istiyorsunuz, diye bağırdım.

    Protesto edip haklı oldukları için başarıya ulaşacaklarını söylediler.[1]

    Bugünkü Bulgar halkının düşüncesi de budur, ama bunu, baskı yüzünden, açıkça söyleyemiyor.

    ***

    Stefan Stambolov[2] adında bir Bulgar devlet adamı, Bulgarian bağım-sızlıktan sekiz yıl sonra Ruslardan kurtarmak istedi; Meclis Başkanı, Naipler Kurulu Başkam ve Başbakan olarak bu politikayı 10 yıl kadar yürürlüğe koydu; bu arada İstanbul’a gelip sadrâzam ve padişahla görüştü, eskisi gibi, yine “Türk himayesi” istedi, ama 1895 yılında Sofya sokaklarında kurşunla yaralanıp öldükten sonra, Bulgaristan, gene Rus boyunduruğu altına girdi; hâlâ daha o boyunduruktan kurtulamamaktadır. İşte, araştırmamızın konusu budur.

    93 Savaşı’nın Rumeli’deki etkileri, büyük boyutlara ulaştı. Sınırlar yeniden çizildi, nüfus durumunda büyük değişiklikler oldu. Savaştan sonra 13 Temmuz 1878’de imzalanan Berlin Antlaşmasıyla, Tuna ırmağı ile Balkan dağlan arasında, eski Tuna ilimizin beş sancağı üzerinde, yarı- özerk bir Bulgar Prensliği kurulmuştu. Bugün kuzey Bulgaristan denilen eski Tuna ilimizi, padişah, yan-bağımsız bir Bulgar devleti olarak tanımak zorunda kalmıştı. Ruslar, güney Bulgaristan ve Makedonya’yı da içine alacak bir (Büyük Bulgaristan) yaratmak istiyordu. Rusya’nın niyetinin Bulgaristan’ı yavaş yavaş kendine ait bir eyalet haline dönüştürmek, daha sonra buradan İstanbul’a sarkmak olduğu açıkça görülüyordu.

    Balkan dağlarının güneyinde de merkezi Filibe olmak üzere, sultana bağlı, ama yönetim bakımından özerk bir Doğu Rumeli ili (Rumeli-i Şarkî vilâyeti) kuruldu. Ancak, Eylül 1885’te Bulgar komitecilerinin yaptığı bir hükümet darbesiyle, Doğu Rumeli ilimiz, bir tek kurşun atılmadan, Bulgar Prensliğine zorla “ilhak” edilince, bu ilde yüzyıllardır sulh ve sükûn içinde yaşayan milyonlarca Müslüman Türk’ün birçoğu büyük acılara ve felâketlere maruz kaldı; bir bölümü Anadolu’ya ya da Türk idaresindeki Selânik yöresine ve güney Rodoplar (şimdiki Batı Trakya) bölgesine göç etmek zorunda kaldı.

    Bulgar Prensliğinin başına, Aleksandr I. Batenberg[3] adlı Rus asıllı bir prens getirilmişti (17 Nisan 1879). Doğu Rumeli ilimizin ortadan kaldırılıp Bulgaristan’a ilhakından sonra, (Birleşik Bulgaristan Prensi) ilân edildi. Bu nedenle, Sırbistan Bulgaristan’a savaş açtı, ama yenildi; çünkü, Türkiye, Sırbistan’ın yardımına gitmemişti. Ancak, Rusya, ilhaktan memnun değildi. Bu ve başka nedenlerle Prens tahttan indirildi (9 Ağustos 1886), sınır dışı edildi, Besarabya’daki Reni kentine götürüldü. Birkaç gün sonra, karşı bir hükümet darbesiyle yeniden tahtına döndüyse de, geri dönüşünü Rus Çan III. Aleksandr uygun görmedi. Bunun üzerine, kendi isteğiyle tahtı bıraktı. Meclis Başkanı Stefan Stambolov’un başkanlığında üç kişilik bir Naipler Kurulu kuruldu.

    İşte, bundan too yılı aşkın bir süre önce (1886-87) Rumeli’de olup biten bütün bu olaylar, bugün bile hâlâ aydınlatılmış değil. Özellikle, Bulgaristan’ın iç olaylarıyla ilgili pek az bilgi, belge ve anı günümüze ulaşabilmiş, ama bunlar da tam ve yeterli sayılamaz. Tarihçiler, olaylardan çok sonraları yayımlanan anılarla, gerçekleri ancak aydınlatabilirler.

    Bu anı ve araştırma sahiplerinden biri de tanınmış gazeteci-yazar Simeon Radev’dir[4]. Bir ara Ankara’da da büyükelçi olarak görev yapmış olan bu tarihçinin Stroitelite na sıvremenna Bılgariya (Çağdaş Bulgaristan’ın kurucuları) adlı 2 ciltlik kitabında (Sofya, 1910-11), Bulgar Prensliğinin kuruluşundan sonra oralarda olup bitenler, Doğu Rumeli ilimizin Bulgaristan’a zorla ilhakı (Eylül 1885), bu yüzden çıkan Sırp-Bulgar savaşı (Kasım 1885), Bulgar Prensi Aleksandr I. Batenberg’in tahttan indirilmesi (Ağustos 1886), bundan kaynaklanan iç karışıklıklar (ayaklanmalar) (188687), Naipler Kurulu Başkanı Stambolov’un İstanbul’a gelip Babıâli’ye ve padişaha - Bulgaristan’ın yeniden “Türk himayesi”ne alınması için - yalvarıp yakarmaları ve daha sonraki olaylar, bütün ayrıntılarıyla anlatılır.

    Radev’in yazdıklarının özeti şudur: Prensin tahttan indirilmesinden sonra, Silistre ve Rusçuk’ta büyük çapta karışıklıklar olmuş, ayaklanmalar başgöstermiş, suikastler düzenlenmiştir. Odesa’da danışma toplantıları yapılmış, Bulgar ilerigelenleri Petersburg’da Rus Çarının huzuruna çıkıp şikâyetlerde bulunmuş, Bulgar askerleri arasında da bir takım eylemler görülmüştür. Bükreş’teki Bulgar İhtilâl Komitesi, Bulgar halkına seslenen bir bildiri yayınlamıştır. Binbaşı Uzunov Silistre’de ayaklanmış, Naipler Kurulu buna karşı önlemler almıştır. Şumnu garnizonu da telâşa düşmüştür. Ayaklanma bastırılırken, Yüzbaşı Knstev öldürülmüştür. Bu kez Rusçuk’ta yeni bir ayaklanma başgöstermiş, sokak çatışmaları olmuş, Yüzbaşı Vılkov kışlada sarılıp kuşatılmıştır. Bu işe gönüllüler de karışınca, isyancılar kaçmış, isyancılardan Binbaşı Panov ile Kırcıev yakayı ele vermiştir. Halk isyancıların aleyhine dönmüş, başkent Sofya’da tutuklamalar olmuş, Karavelov’a[5] Kara-cami’de dayak atılmıştır. Rusçuk’ta birçok kişi kurşuna dizilmiştir. Gerçi Rus Çan bütün bunlardan gazaba gelmiştir, ama güçsüz olduğundan, hiçbir şey yapamamaktadır. Öte yandan, İstanbul’da oturan ana muhalefet lideri Dragan Tsankov[6], Babıâli’ye bir muhtıra sunup acilen enerjik önlemler alınmasını ister.

    Şimdi, Stambolov’un Türkiye’den “himaye” istemiyle sonuçlanan bütün bu olayların aynntılanna girmenin sırasıdır.

    * * *

    Petersburg’a giden - Gruev ve Benderev adlı - iki Bulgar delegesi, Rus Çarıyla görüştükten sonra - elleri boş- geri döner. Çar onlara: “Sakin olunuz, geleceğe güveniniz” demiştir. “Önce ordunuzu ve halkınızı hazırlayınız da hükümet darbesi gibi şeyleri daha sonra düşünürsünüz” diye de sözlerine eklemiştir. Böylece, Bulgar delegeleri, Çardan büyük vaatler koparamamıştır.[7]

    Bu arada, bir takım komik olaylar da olmuş. Sözgelimi, D. Papaz- oğlu adında Kızanlıktı bir gülyağı tüccarı, İstanbul’dan (Beyoğlu’ndan) Sofya’daki Bulgar Savunma Bakanı Nikolaev’e yazdığı 5 Ocak 1887 tarihli bir mektupta şöyle der: "... Ülkeyi Bulgar halkının isteğine de uygun olan Rus Çarının arzusuna göre yönetmek isterseniz, bir an önce duruma el atınız. O zaman Bulgar Kralının ve bütün Slavlığın sevgilisi olursunuz, bunu size hayatım ve bütün malım-mülküm adına temin ederim. Önerimi kabul etmezseniz, lütfen, bu mektubumu yakınız”.[8]

    Naipler ile Bakanlar, Papazoğlu’nun mektubunun imlâsına, dil ve üslûbuna gülüp geçti. Birkaç gün sonra, Papazoğlu, ikinci mektubunu da gönderdi. Bu neşeli mektuplaşmanın, pek melânkolik bir sonucu var: Eşi tarafından bakanla görüşmeleri sözlü olarak sürdürmesi için İstanbul’dan Sofya’ya yollanan Madam Papazoğlu, birkaç gün boyunca, bir takım ziyaretler yapar. Bir tuzağa düşürüldüğünü anlayan zavallı Madam, palas-pandıras İstanbul’a dönerken, Sofya yakınındaki İhtiman kasabasında polisçe tutuklanıp başkente geri getirilir. Savunma Bakanına 400 Türk altını rüşvet vermeye geldiğini itiraf eder. Altınları Rus Büyükelçisinden alacağını da söyler. Hükümet, ceza olarak, Papazoğlu’nun bu mektubunu yayınlayınca, bütün ülkede saf ve yaygın bir kahkaha tufanı yükselir.[9]

    Bu ara Rus Büyükelçisinin Bulgaristan’ın iç işlerine karışması sürüp gidiyordu. Her hafta heyecanlı, tumturaklı bildiriler yayınlıyordu. Bunlardan birinde, Bulgar yöneticilerinden D. Rizov’un “Türk casusu” olduğu, Stambolov’un Türklerce yaptırılan Rusçuk-Vama demiryolunu satın alarak zenginleşmek istediği, Naiplerin ve Bakanların Prens Aleksandr’ın malını-mülkünü, bütün servetini paylaştıkları iddia ediliyordu. Her bildiri gibi, bunun da sonu, “sopacı” (kavgacı anlamında, Türkçe olarak kullanılmış) hükümet üyelerinin en şiddetli bir ölümle cezalandırılmaları isteğiyle ve “Naiplere ölüm!” diye sona eriyordu. İhtilâl Komitesi, Stambolov’a gönderdiği bir mektupta, gönül rızasıyla iktidarı bırakmazsa, onu en korkunç işkencelerle tehdit ediyordu. Stambolov ise, bu belgeleri okudukça, akılsızlığın bu derecesine acıdığını, günlüğüne yazıyordu.

    İhtilâl Komitesi, Bükreş’teki Bulgar göçmenleri arasında, terörist faaliyetlere başladı. Ama, darbenin büyüğünü, asıl Bulgaristan’da indirmek istiyordu. Benderev, Vidin’deki bir arkadaşına şunu yazıyordu: “Yakında Bulgaristan’da kanlı günler göreceğiz. İstanbul Konferansı’nın sonucunu bekliyoruz. Zorbalıkla iktidarı ele geçirenleri ülkeden kovmazsa, bizim diplomaside “kurşun” (Türkçe olarak kullanılmış) rol oynayacak”[10].

    Gerçi, Naiplik İdaresi, bu ön-işaretler olmadan da kendisine karşı genel bir ihtilâl provası yapılmakta olduğunu seziyordu. Ancak, ülkedeki, özellikle Güney Bulgaristan’daki (eski Doğu Rumeli ilindeki) garnizonlardan çoğunun kendi elinde bulunduğunu bildiğinden, hiç endişe etmiyordu. Asıl tehlike şuradaydı: Bir iç savaş çıkar da Rusya duruma müdahale ederse, bu, Bulgar Prensliğinin sonu demek olurdu. Bütün bu endişelerin yanısıra, Naiplerle Bakanlar mevkilerinde uyanık duruyorlardı. Stambolov, bir dostuna şunları yazıyordu: “Bulgaristan’a yeni bir Prens gelinceye dek, yurdu düşmanlardan korumak için, herkes yerli yerinde durmalı” [11].

    Ancak, zamanla Rus taraflıları çoğalmaya başladı. “Kulaksız Kral Milan” türünden sayısız tragedya yazmış olan “Slavyanin” Gazetesi başyazarı T.H. Stançev, buna Örnek gösterilebilir. Bu aşırı milliyetçi yazar, son zamanda, ancak gizleyebildiği Rus taraftarlığına doğru bir eğilim göstermeye başlar. 1886 Aralık ayında Rusçuk’ta gizli bir İhtilâl Komitesi kurulur. Bu komite Ziştovi, Şumnu, Bükreş gibi merkezlerle ilişki kurmuştur. Ama, tüccar sınıfından olan bu adamlar, bir ayaklanma başlatacak durumda değildir.

    Yüzbaşı Krıstev, Silistre’de ayaklanmayı başlatmakta biraz aceleci davrandı, Rusçuk’taki yandaşlarını vakitsiz olarak eyleme geçmeye zorladı. Hacı Mehmet adında bir Türk balıkçı, Silistre ile Tuna’nın öte kıyısındaki Kalaraş arasında kurye görevi yapıyordu. Ayaklanmanın 10 Mart 1887 tarihinde başlatılması kararlaştırılmıştı. Ama daha Şubat ortalarında, Krıstev davayı kaybetmiş göründüğünden, ayaklanmayı bir an önce başlatmak istedi. Silistre ayaklanmasını bastırmak üzere, hükümet, birkaç yerden asker sevketme kararı aldı.

    Telgraf telleri her yandan koparılmıştı. Sofya ve Rusçuk’la temas kurmak isteniliyor, ama hiç kimse cevap vermiyordu. Askerlerin çoğu kaçmıştı. Şumnu’dan da bir ses-sada çıkmıyordu. Oysa Naiplik ordusu, kenti sıkıştırıyordu.

    Küreklerini Türk kayıkçıların çektiği, ayaklanmanın iki başını getiren kayık, Silistre kıyısına yanaşamadan, geriye döndü. Onları avlamak isteyen askerler, Türk tarihinde ünlü Silistre kalesinden aşağı iniyordu. Yapayalnız kalan Knstev, kendini kıyıya doğru sürükledi, son nefesini verdi. Ölümün saptanması için yollanan hekimler, onu karnına bir kurşun sıkılmış, elleriyle kara saplanmış olarak buldular. Yarım saat geçmeden, isyancı bütün askerler teslim olup af dilediler.

    Silistre’de işler yoluna girerken, Rusçuk’taki ayaklanma, en alevli anlarını yaşıyordu. Haber Sofya’ya telgrafla ulaştığında, şaşkınlık yarattı. Naipler, Bakanlar, yüksek askerî - siyasî kişiler, telgraf istasyonunda toplandı. Bunca tehlikeli bir durum, Bulgaristan’da hiçbir zaman görülmemişti: üç gün önce Silistre’de patlak veren, şimdi de Rusçuk’ta başgösteren ayaklanma, genişleyip kuzey Bulgaristan’ın öteki garnizonlarına da sıçrayabilirdi. Naiplerin kararına göre, bu Rus komplosuna karşı bütün silâhlı güçler seferber olmalı, herkes ayağa kalkmalıydı. Stambolov, dört bir yana telgraflar yağdırıyor, ordunun, sivil çetelerin eyleme geçmesini istiyordu. Hükümet, Silistre ile Rusçuk’ta olup bitenlerin duyulmaması için, şiddetli önlemler almıştı. Ama, birkaç saat sonra bütün başkent haberleri duymuş, kahvehanelerde yorumlamaya başlamıştı bile. Rusofıl denilen Rus taraflıları sevinçlerini gizlemiyor, yarın daha ne felâketler yaşanabileceğini he-saplıyor, krallık yöneticilerine verilecek ceza türleri ve işkenceleri keşfe çalışıyordu. Düne kadar “Türk casusu” diye suçlanan D. Rizov da artık Rus yanlısı olmuştu. Burmov[12], Balaban-ον[13], Saraf-ον gibi Türkçe soyadları taşıyan muhalefet liderleri evlerine kapanmış, Tuna boyunca başlayan tragedyanın dalgalanmasını bekliyorlardı. Hükümetse, bu liderleri yalnızca ayaklanmayla ilgili değil, onun teşvikçisi olarak da görüyordu. Bu yüzden, birçoğunu tutuklattı. Rus yanlıları paniğe kapıldı.

    Akşamüstü Rusçuk’tan gelen bir telgraf, ayaklanmanın bastırıldığı, isyancıların yakalandığı haberini veriyordu. Gün boyunca telgraf başında kımıldamadan duran Naiplerle Bakanlar, derin bir nefes aldı[14].

    Aynı gece Rusçuk’ta büyük bir teror havası esiyordu. Sokak çarpışmalarında 40 kişi ölmüş ya da yaralanmıştı, ölenler arasında kadın ve çocuklar da vardı[15].

    Bu ayaklanmalar, az daha, ülkenin kapılarını Rus işgalcilerine açabilecekti. Rus hükümeti Bulgaristan’la diplomatik ilişkilerini kestiği için, Sofya’da Rus çıkarlarını korumakla görevlendirilen Alman temsilcisi hükümete bir nota vererek içlerinde Rus uyrukluların da bulunduğu tutuklulann derhal salıverilmesini istedi. Oysa, yalnız biri Rus uyrukluydu. Hükümet de o adamı Alman temsilcisine teslim etti.

    Gecenin geç saatlerinde mahkeme hükmü tebliğ olundu: Ayaklanmanın ele başlan olan subaylarla sivillerden 8-10 kişi ölüme, 3 teğmen 15’er yıl hapse, ötekiler daha hafif cezalara çarptınldı[16].

    Askerî mahkemenin pek sert davrandığını düşünen Stambolov, Naipler Kurulu adına Rusçuk’a çektiği bir telgrafta: “Bize haber vermeden, ölüm cezalarını infaz etmeyiniz” diye emretti. O gece gözüne uyku girmedi, çünkü o adamlardan bazısı geçmişte arkadaşıydı. Gece yansından sonra, saat 2’de yeniden Rusçuk’u arayarak: “Mahkeme hükmünü bize yollayınız. Mahkûmlara, af ya da cezanın hafifletilmesini isteme haklan bulunduğunu bildiriniz” diye buyurdu[17].

    Rusçuk’taki Alman konsolosu da mahkumların savunmasına kanştı. Kurşuna dizmeler olursa, Bulgaristan’ın derhal Ruslarca işgale uğrayacağını söyledi. Bulgarlar, ona: “Biz, Rus işgalinden korkmuyoruz. Mahkumları kurtarmak isterlerse, buyursunlar!” diye cevap verdiler.

    Stambolov, hiç olmazsa, gençlik arkadaşı Panov’u[18] kurtarmak istiyor, ama bunu başaramıyordu. En sonunda, Naiplere: “Nasıl isterseniz, öyle olsun!” demek zorunda kaldı, ama gözyaşlarını da tutamadı. Sofya’da annesi ve kızkardeşiyle birlikte oturan Stambolov, geceleyin, üzgün ve küskün, evine döndü.

    Rusçuk’ta ise, mahkumların nasıl kurşuna dizilecekler! düşünülüyordu. Birisinin mahkûmlara ölüm cezasının değiştirildiği, Hezar-grad (Raz-grad) kentine götürülecekleri haberini vermesi kararlaştı. Sabaha karşı, Türklerin sürdüğü on fayton, Hezar-grad yoluna düzüldü. Mahkûmlar, elleri bağlı olarak, faytonlara ikişer ikişer oturtulmuştu. Söylenen yalana inanmış görünüyorlardı, ancak Levent-Tabya’ya (Türkçe bir yer adı) yaklaşıldığında, faytonlar ovaya doğru sapınca, acı gerçeği anladılar. İlk faytonda oturan Uzunov, bağırdı :

    - Hey, arkadaşlar, bizi kurşuna dizecekler. İşte, kazılan mezarlarımız...

    Mahkeme hükmü okunduktan sonra, her biri birkaç lâf söyledi. Gözlerini bağlamak istedilerse de razı olmadılar. Yarım bölük asker ortaya çıktı. Mahkûmlar, mezarlarının önünde ayakta duruyorlar, el ele tutuşup şarkı söylüyorlardı. Askerler, tüfeklerini doldurup ateş etti. Kurşuna dizilenler, kanlar içinde kara gömüldü. Kimisi ölmüş, kimisi henüz nefes alıyordu. Subay, başçavuşa :

    - Tabancam çıkar da ateş et! diye emretti. Bir, iki, üç el ateş edildi, cesetler artık hiç kımıldamıyordu[19].

    Silistre’deki mahkeme sonucu ise, daha az trajik oldu. Buradaki baş suçlu ölmüş, yandaşlan kaçmış, onların yerine cevap vermek üzere küçük memurlarla basit erler kalmıştı; bunlarsa iyi niyetle hareket etmişler, âmirlerinin emirlerini mihanikî bir biçimde yerine getirmişlerdi. Bu yüzden, mahkeme hükmü epey yumuşak oldu.

    Sofya’daki yabancı diplomatlar, son olaylardan çok heyecana kapılmışlardı. Naiplik askerlerinin galip geldiğini öğrenince, epey yatıştılar. Bunlardan yalnız Fransız temsilcisi, Naipliğe karşı düşmanca bir tavır aldı. Bir yıldan beri Doğu sorununda Rus yanlısı bir tutum alan Fransa Dışişleri Bakanlığından talimat alan temsilci, hiç kuşkusuz, buna uygun davranıyordu. Tatsız kimi olaylara sebep oldu. Temsilcinin isteği üzerine, kimi dost ülke temsilcileri, istemeye istemeye toplantıya gittiler. Hükümetten bazı isteklerde bulunmak arzusundaydılar. Türk Yüksek Komiseri Rıza Bey’in evindeki toplantıdan hiçbir sonuç alınamadı. Fransız temsilcisi, gözlerinin önünde cereyan eden “insanlık-dışı" olaylara karşı, Avrupa temsilcilerinin soğukkanlı olamayacaklarını, bütün gücünü kullanarak, iddia ediyordu. Öteki temsilcilerse, Kara-cami’deki olayların hayalî ya da abartmalı olabileceğim, bunun Prensliğin genel durumuyla pek ilgisi bulunmadığını, anlaşmaları ihlâl etmediğini, dolayısıyla müdahaleye sebep kalmadığını söylüyorlardı. Türkiye Yüksek Komiseri Rıza Bey, işe Türkçe el attı: “Temelde Fransız temsilcisiyle mutabıkım, dedi, ancak müdahaleyi faydasız bulurum." Acele edilmemesi gerektiği, biçiminde sözünü bağladı. Bir daha da bir araya gelip toplanmadılar.

    Hükümet ise, gerçeği gizliyordu. Bu olaylarda hiçbir sorumluluğu olmayan Stambolov, işin aydınlatılmasını istiyordu. Onun ısrarı üzerine, Milli Savunma Bakanlığı, beş kişilik bir komisyon kurdu. Olaylara ışık tutan olumsuz raporları Avusturya, Almanya, İtalya, İngiltere temsilcilerine verdi. Nikiforov[20] ile Karavelov kendilerine kimsenin dokunmadığını, yani dövülmediklerini itiraf ettiler. Yabancı gazete muhabirlerinden kimisi de Kara-cami’ye gidip Karavelov’a işkence görüp görmediğini sordular. O, övünçle: “Benim yurdumda, böyle şeyler olmaz” diye karşılık verdi[21].

    Karavelov’un bu sözleri üzerine, yabancı diplomatların işe müdahale yollan tümüyle kapanmıştı. Aslında, ayaklanmaların bastırılmasından sonra, Avrupalıların Bulgaristan’a sempatisi artmış, bunca enerjik davranan genç bir ülkeye karşı herhangi bir müdahalenin sözü bile edilemezdi.

    Naipliğin başarısını en içten kutlayanlar da küçük devletler oldu. Bir gün böyle bir felâketin kendi başlarına da gelebileceğini düşünen bu devletler arasında İsviçre ve Belçika da vardı.

    Ayaklanmaların bastırılmış olması, Balkan devletlerinde de büyük bir sevinç yaratmıştı. Rüyalarında bile Rus suikastlerinden korkan Sırp Kralı Milan Obrenoviç, Rusya’nın Rusçuk ile Silistre’de bozguna uğramasını, “iyiye alâmet” sayıyordu. Coğrafyaca, İstanbul’a doğru Rus istilâsının ilk kurbanı olarak gösterilen Romanya, Yaş Barış Antlaşması[22] üzerinde görülen iri Rus çizmesi gölgesinin nasıl yayıldığını bilen Romanya da sevinç çoşkunluğu içinde bulunuyordu. Sözde Rusçuk-Silistre olayları yüzünden, Rusya Bulgar Prensliğini işgal edecekmiş gibi bir söylenti ortada dolaşırken, Romen hükümeti seferberlik ilân edip Rus ordularının kendi topraklarından hiçbir biçimde geçmesine izin vermeyeceğini Petersburg’a açıkça bildirmişti. İstanbul’daki Romen temsilcisi Belaçiano, bunu herkese söylüyordu.

    Gerçekten, ilk günlerde, Rusya tehlikesi pek büyüktü. Petersburg’daki Türk Büyükelçisi Şakir Paşa’nın Babıâli’ye çektiği telgraflara göre, kurşuna dizme haberleri gelince, Çar III. Aleksandr öylesine öfkelenmiş ki, derhal işgal emri vermek istemiş, ancak çevresindekiler büyük bir güçlükle onu bu fikrinden vazgeçirebilmişlerdir. İlk günlerin telâş ve endişesi geçtikten sonra, Rusya, garantör devlet olarak Türkiye’ye yalnızca bir tek protesto göndermekle yetindi.

    Sultan II. Abdülhamit, örsle çekiç arasında kalmış bir padişah olarak, bu kez de güç bir durumdan akıl ve zekâsıyla bir çıkış yolu bulmaya çalışıyordu. 21 Şubat 1887 tarihinde güvendiği bir kimseyi İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya büyükelçilerine gönderdi. Kurşuna dizmeler olmasın, diye Sofya nezdinde girişimde bulunmalarını istiyordu. Kurşuna dizmeler gerçekleşince de, Şakir Paşa’ya bir telgraf çekerek, Rus hükümetine başsağlığı dileklerinin iletilmesini rica ediyordu. Ancak, Babıâli’de Rus entrikalarının yıkılıp gitmesinden dolayı büyük bir memnunluk hüküm sürüyordu. Babıâli nezdindeki Bulgar temsilcisi Dr. Vılkoviç, bir hafta sonra (28 Şubat 1887) Sofya’ya şu telgrafı çekiyordu: “Buradaki politik çevreler. Naipliğin yiğitçe davranışını uygun görüyorlar.”[23]

    Muhafazakâr Parti Başkanı, devlet adamı, Rus düşmanı Grigor Naçoviç[24], Babıâli’nin bu elverişli durumundan yararlanarak Bulgar Prensliğinin dokunulmazlığı (masuniyeti) konusunda bir takım garantiler elde etmek istiyordu. İstanbul’daki Dr. Vılkoviç’e bir telgraf çekerek, Sadrâzam Kâmil Paşa’ya şunu sormasını rica ediyordu: “Her ihtimale karşı, Ruslar Bulgaristan’ı işgale yeltenirse, Babıâli Bulgarian savunacak mı, yoksa Sırp- Bulgar savaşında[25] görüldüğü gibi, tarafsız mı kalacak? Olumlu bir cevap isteyiniz, diye sözünü bağlıyordu Naçoviç, çünkü bizim davranışımız buna bağlı olacaktır.”

    O sırada İstanbul’da oturmakta olan ana muhalefet partisi lideri Dragan K. Tsankov, Türk çevrelerinin durumunu pek yakından bildiği, Naipliğe karşı bu çevrelerin şu anda eneıjik bir eyleme geçmesinin söz konusu olmadığı halde, şaşılacak şeydir, Türkiye’nin müdahalesini istedi. Her halde, Rus büyükelçisinin dürtmesiyle, 1887 Mart ayı başında, Sadrâzam Kâmil Paşa’yı makamında ziyaret ederek, ona önemli bir “muhtıra” sundu[26]. Bu muhtırada, Bulgar iktidarıyla muhalefeti arasında Babıâli’de yapılan görüşmelerin sonuçsuz kalmasından şikâyet ediyor, hükümetin girdiği anarşi yolunda teşvik edilmeyip, tam tersine, tecziye edilmesi gerektiğini belirtiyordu. Muhtıra, şu sözlerle sona eriyordu: “Fehametli Efendimize sunmaya cesaret ettiğim şu beyannamenin sonucu olarak, şunu da ilâveyi bir borç bilirim: Bulgaristan’ı kana bulayacak olan diğer daha acıklı olaylar ve serüvenlerin önlenmesi hususunda gerekli enerjik tedbirlerin alınmasını düşünme zamanı artık gelmiştir.”

    Bu muhtırayı dikkatle okuyan Sadrâzam Kâmil Paşa, Tsankov’a dönerek sordu:

    - “Enerjik tedbirler” derken, neyi kastediyorsunuz?

    Tsankov’un cevabı şu oldu :

    - Doğu Rumeli’nin Türk ordusunca işgalini[27].

    Olayın bundan sonraki gelişmesi, daha da ilginçtir. Naipler Kurulu Başkanı Stefan Stambolov, trenle İstanbul’a gelip Sadrâzam Kâmil Paşa ile görüşür. Daha sonra, ikisi birlikte, Sultan II. Abdülhamid’in huzuruna çıkarlar. Stambolov, yeniden bir “Osmanlı-Türk himayesi” istemektedir. Rusya’ya karşı güttüğü sert ve bağımsız politikayı açıkladı. Bulgaristan’ın bağımsızlığını korumak için, Rusya ile bütün bağları koparmıştı. Osmanlı hükümetiyle içten ve sıkı ilişkiler kurmuştu. Rus yandaşı Tsankov, içte Rusya’sız Bulgaristan’ın himayesiz kaldığı propagandasını yayıyordu. Türk ve Batı yandaşı Stambolov ise, eskisi gibi, belki eskisinden de güçlü bir “Türk himayesi” istiyordu.

    Ancak, sultan, her nedense, bu güzel öneriyi kabul etmedi, derhal reddetti. Böylece, tarihte Rumeli’nin biraz daha Türk egemenliğinde kalma fırsatı -son kez- kaçırılmış oldu!

    Bunun üzerine, Stambolov, Batıya yönelip oradan bir prens istedi. Avusturya kökenli Prens Ferdinand’ın[28] Bulgaristan’a gelişinden (25 Haziran 1887) sonra, Stambolov, başbakan ve içişleri bakanı oldu. Daha önceki Rus aleyhtarı politikasını sürdürdü. Kendisine karşı güçlü bir hareket üzerine, istifasını verdi (1894). Bir yıl sonra (1895) Sofya sokaklarında atılan bir kurşunla yaralanıp öldü. Sofya ortasında cereyan eden bu feci olayın failleri yakalanmadı.

    Rusya, yeni Prens Ferdinand’ı tanımamakta ısrarlı olmakla birlikte, büyük devletler yavaş yavaş onu tanıdılar. Ferdinand, İtalya’ya giderek Prenses Mariya Luiza ile evlendi (1893). Bu evlenmeden, son Bulgar Kralı Boris dünyaya geldi (1894).

    Stambolov’un düşmesinden sonra, yeni Çar II. Nikolay ile uzlaşma işi de gerçekleşti. Rus-Bulgar ilişkileri gitgide daha içtenlikli oldu. Bulgaristan, Türkiye aleyhine Sırbistan’la bir antlaşma imzaladı (1904). Ancak, Avusturya-Macaristan ağır bastığından, bu politika bir sonuç vermemiştir.

    İkinci Meşrutiyet inkılâbından iki ay sonra, 22 Eylül 1908 tarihinde, Bulgaristan, Tırnova kentinde - Türkiye’ye karşı - tam bağımsızlığını ilân etti. Prens Ferdinand, Bakanlar Kurulu üyeleri ve Tımova’nın yüksek rütbeli memurlarıyla birlikte, Tırnova’nın tarihte ünlü Hisar (Tsarevets) tepesine çıkıp tarihsel kalıntılara ayak bastı, bağımsızlık bildirgesini okudu. Bunda “6 Eylül 1885 tarihinde birliğini sağlayan Bulgaristan’ın bağımsız bir krallık olduğu” ilân ediliyordu. Türkiye, bir süre önce Bulgar makamlarınca işgal edilen Doğu (Şark) demiryollarına ve eski Doğu Rumeli ilinde zaptedilen mallara karşılık olarak 125 milyon leva ödendiği, kendi lehine sınırda ufak bir düzeltme yapıldığı takdirde, bağımsızlığı tanıyacağını bildirdi. Bulgaristan, 82 milyon altın levayı ödemeyi kabul ediyordu. Rusya araya girince, anlaşmazlık şöyle çözümlendi: Bulgaristan Rusya’ya 82 milyon altın leva ödeyecek, buna karşılık Rusya, Berlin Antlaşması’na göre, Babıâli’nin Türk-Rus (1877-78) savaşından doğan 125 mil-yon altın leva tazminat alacağından vazgeçecekti. Böylece, Türkiye, Bulga-ristan’ın tam bağımsızlığını tanımış oldu. Daha sonra, Avrupa devletleri de bu bağımsızlığı tanıdılar[29].

    Bu önemli konuyu kapatmadan önce, sonuç olarak, şunu da belirtmek isterim: Atatürk’ün yakın arkadaşı Fuat Bulca’nın anlattığına göre, Mustafa Kemal, Selânik’te geçen öğrenim yıllarında “adem-i merkeziyetçilik” tezini tutmaktaymış. Garip bir rastlantı olarak, sonradan Komünist Bulgar Devleti Başkanı olan Şumnulu Vasil Kolarov (1877-1950) da 1908 yılında “Federatif bir sistem kurulabilseydi, Rumeli parçalanmayabilirdi” biçiminde konuşmuştur[30]. Bugün biz de aynı fikirdeyiz.

    Yazı kaynağı : belleten.gov.tr

    22 Eylül Bulgaristan’ın Bağımsızlık günü

    22 Eylül Bulgaristan’ın Bağımsızlık günü

    Bu, Bulgaristan tarihinde önemli bir gün. Bulgaristan, 1878’de Osmanlı himayesinden kurtuluşundan itibaren yeni hayatının ilk gününden beri bağımsız olmuştur. Ancak Büyük Güçler (Avusturya-Macaristan, İngiltere, Almanya, Rusya, İtalya ve Fransa), (bugünkü Kuzey Bulgaristan’ı ve Sofya Bölgesi'ni kapsayan) Bulgaristan Prensliği'nin de jure Osmanlı Sultana bağlı kalması gerektiğine karar verdiler. Güney Bulgaristan, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında özerk bir bölge kalırken Makedonya ve Batı Trakya'daki Bulgarlar, Bab-ı Ali vatandaşı olarak hayatını sürdürdü. 1885 yılında gerçekleşen Kuzey ve Güney Bulgaristan'ın Birleşmesinden sonra da, vassal durumu sürdü ve bununla birlikte birçok sorun da kaldı. Örneğin, Büyük Güçlerinin Osmanlı İmparatorluğu'na uyguladığı gümrük rejimi, Bulgaristan'a elverişsiz ithalat vergileri getirmektedir. 1908’de İstanbul'da milliyetçi Jön /Genç/ Türk devrimi meydana geliyor. Herkes ağır bir kurtuluş savaşı sinyallerini alıyor. Bulgaristan, yeni altyapı ve daha modern silahlar ve aynı zamanda da müttefikler arayışına çıkmak amacıyla kazançlı kredilere ihtiyacı var ve bu bağlamda da bağımsızlığa ihtiyaç duyuyor. Bu arada, birkaç neden gerginliğe yol açıyor. Bunlardan biri protokol kaynaklı, ama yine de tarihi önem taşıyor:

    Bab-ı Ali, Bulgaristan büyükelçisini Sultan tarafından verilen önemli bir resepsiyona davet etmeyi reddediyor. Bundan kısa süre sonra Sofya ile İstanbul arasındaki diplomatik ilişkiler bir şekilde sonlandırılmış oluyor. Ancak, ufukta cesaret verici sinyaller hissediliyor - kendi çıkarların peşinde olan Rusya ve Avusturya-Macaristan, olası bir Bulgaristan / de jure / bağımsızlığı tanımayı kabul ediyor. Bulgaristan’ın kaderini değiştirecek karar, çok hızlı bir şekilde alınıyor. 22 Eylül 1908’de / 12-14. yüzyıl dönemine denk gelen / payitaht Turnovo'da hükümet, Bulgaristan'ı bağımsız ilan ediyor. Prens Ferdinand ise kendini tüm Bulgarların Çar'ı ilan ediliyor. Törenle manifesto, tarihi Tsarevets Tepesi'nde okunuyor. Şehirde sevin. Hakim bununla birlikte müjde tüm ülkeyi sarıyor. Bulgar ordusu alarma geçirilse de, savaş patlak vermiyor. Büyük Güçler, Bulgaristan'ın bağımsızlığını kabul etmiş ve Bab-ı Ali ile mevcut çekişmeli sorunların çözümünde yardımcı olmaktadır. O andan itibaren Bulgaristan, özgür insanların yaşamlarına eşlik eden iyi ve kötülüğün, yenilgilerini, başarılarını, aynı zamanda da krizlerin yolunda devam ediyor.

    Yazı kaynağı : bnr.bg

    22 Eylül - Bulgaristan’ın Bağımsızlık Günü

    22 Eylül - Bulgaristan’ın Bağımsızlık Günü

    Bundan 106 yıl önce Bulgaristan Osmanlı’dan bağımsızlığını ilan eder. 22 Eylül 1908 yılında Bulgaristan özerk ülke olarak bağımsızlığını ilan etti. Bu gün, ülkemizin beş asır süren Osmanlı Egemenliği’nden kurtarılmasından 30 yıl sonra geldi. Rus-Türk Harbinden sonra otuz yıla yakın süre Bulgaristan Prensliği Sultanın emrinde yaşam sürer. Kliment Ohridski Üniversitesinden doç. Valeri Kolev anlatıyor: “18.- 19. asırda yeni devletler otomatik olarak bağımsızlığını kazanmıyordu. Romanya, Sırbistan, Karadağ’a baktığımızda da onlar önce özerk, fakat bağımlı devlet, daha sonra da bağımsız devlet statüsüne geçer.  Bulgaristan’ın kurtuluşundan 30 yıl sonrasına kadar Sultanın buyruğu altında kalmasının olumsuz etkileri nelerdir?

    „Osmanlı İmperatorluğu’nun Bulgaristan’ın gelişimine engel olduğu birçok durum varmış. Örneğin İstanbul-Edirne, Plovdiv-Sofya, Tsaribrod demir yolunda Bulgaristan’ın hiçbir etkisi yokmuş. Sanki bu demir hattı onun toprakları dışında gibi, demiryolunun kullanımına izin verilmiyor. Osmanlı devleti hükümetinin izni olmadan komşu ülkelere bile üst düzey diplomatlar tayin etmesine de olanak verilmezmiş.  Ufak gibi görünseler de, benzeri yaptırımlar Bulgaristan’ın gelişimini engelleyen unsurlar olmuş. Örneğin Osmanlı ile aralarında diplomatik yazışmaların ne dilde olması gerektiği çok tartışılmış, Bulgar devletinin kendi para birimine sahip olup, olmaması tartışılmış, kendi posta pulu, kendi posta kurumu oluşturma, vatandaşlara Bulgar pasaportu sunma gibi konular da hep tartışma teması olmuş. Yurtdışı yolculuklarına çıkmak isteyen Bulgarlar ise, önce İstanbul’a gidip, oradaki yurtdışı pasaport şubesine başvurmalıymış. Dönemin ulaşım ve komünikasyonu bağlamında bunun ne kadar zor olduğu tahmin edilebilir”. 

    İlk 1879 yılında Todor Burmov’un olmak üzere, Kurtuluştan sonraki Bulgar hükümetleri zamanla Osmanlıya bu  bağımlılığı reddetmeye başlar ve ülkedeki özerk işlemlerin kapsamını genişletir. 30 yıl içinde bu yönetime gelen hükümetler be özerklik sevdasıyla çalışır. “Bağımsızlık” operasyonu 1908 yılında yayılır.

    „1908 yılında Osmanlı İmperatorluğunda Jön Türklerin ayaklanması çıkar. Askeri çevrelerde parlamenter devlet kurma hedefleri yayılır. Jön Türkler 2.Abdulhamit’i tahttan indir ve 1876 yılından Anayasayı yeniler. Bundan 30 yıl önce özgürlüğüne kavuşan Bulgaristan, Osmanlı Devleti’nden tamamen bağımsız olmayan tek Balkan ülkesi kalmıştı. Tarihçilere göre ülkemizde birkaç kez devletin bağımsızlığının ilan edilmesi düşünülmüştü, ancak ta 1908 yılında uluslararası durum ülkemizin geleceği için o kadar önemli olan bu eylem için elverişli olmuştu. Bu sıralarda Osmanlı İmparatorluğu’nda Jön Türkler /Genç Türkler/ Devrimi başgösterdi ve imparatorluğun dikkati iç sorunlara odaklandı. Bu zaman diliminde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, biçimsel olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun toprağı sayılan Bosna-Hersek’i ilhak etmeyi niyetliyordu. 1908 yılındaki uluslararası durum işte öyleydi. Bulgaristan, 500 yıllık Osmanlı Egemenliğinden çıkar. Ancak devlet olarak resmi statüsü Büyük Güçler tarafından Berlin Kongresinde belirlenir. Bulgar diplomasisi hız kazanır ve bağımsız ülke statüsü aldıktan sonra, ülkenin Balkanlarda barışı ihlal etmeyeceğine dair teminat vermeye çalışırlar.

    1908 yılı yaz aylarında Viyena ve Budapeşte’de gizli müzakereler yapılır. Bulgar prensi Ferdinand Sakskoburgotski ve Avuturya-Macaristan İmperatoru Frantz-Jossef arasında temaslar sürer. Onlara bazen başbakan Aleksandır Malinov da katılır.  

    Bağımsızlığın ilan edilmesi birkaç dış siyasi etkenden de olumlu yararlandı.

    Bosna-Hersek’in Avusturya-Macaristan tarafından bağlanması, Doğu Demiryolları işçilerinin ayaklanması yarar sağladı. 5 Eylül 1908 yılında Doğu Demiryolları çalışanları geniş bir eyleme geçer.  Bu eylemler bütün Güney Bulgaristan’da ulaşımı engeller. Böylece Osmanlıya bağımlılığın ne kadar engel ettiği bir kez daha gözler önüne serilir.

    Ülke bağımsızlığının ilan edilmesi için Veliko Tırnovo seçilir. 22 Eylül 1908 yılında Prens Ferdinand ‘Sv. 40 machenisti” - Aziz 40 Fedai’ kilisesinde manifestoyu okuyor ve ayin düzenleniyor. Manifesto daha sonra tarihi Tsarevets Kalesinde de okunuyor:

    „Bulgaristan, diğer Avrupa devletleriyle eşitlik elde ediyor. Bulgar diplomatik ve konsolosluk temsilciliklerinin ağırlığı büyüyor, diye anlattı Valeri Kolev. Bulgar devleti kendi dış politikasını yürütme hakkı kazanıyor. Osmanlı İmperatorluğu’nun suni engelleri ortadan kalkıyor. Bağımsız devlet olarak, özerk ticaret anlaşmaları imzalama hakkına kavuşuyor, Osmanlı hükümetiyle danışmadan kendi vergilerini, gümrüklerini, pasaport şubelerini açıyor, resmi statüleri belirliyor. Bağımsızlıkla beraber pek olumlu olmayan bazı noktalar da var. Osmanlı İmperatorluğunun sınırlarından çıkarak, Makedonya’dan kalan 1 milyon 300 bin Bulgar ve Edirne Trakya bölgesinde 300- 500 bin Bulgara artık müdahale edemez oluyor. O zamana kadar ise Bulgar hükümeti oradaki Bulgarların haklarını muhafaza edici girişimlerde bulunabiliyor. Bundan sonra ise “dış ülkenin işlerine müdahale” olarak algılanmaya başlıyor”.

    Osmanlı İmperatorluğu’nun Bulgarlara ve diğer Hristiyan halklara  o dönem baskıcı politika izlemiyor. Bulgar devleti ve komşu Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ milli meselelerini askeri yoldan çözmeye kalkıyor. Böylece dört yıl sonra Birinci Balkan Harbi patlak veriyor.

    Türkçesi: Sevda Dükkancı

    Yazı kaynağı : bnr.bg

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap