Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    fransızların işgal ettiği şehirler hangileridir

    1 ziyaretçi

    fransızların işgal ettiği şehirler hangileridir Ne90'dan bulabilirsiniz

    Fransız İşgali ve Milli Mücadele Dönemi

    Osmanlı Devleti döneminde belirli bir idari bütünlük veya coğrafi bölge olarak tanımlanmayan, Fransız işgali döneminde “İskenderun sancağı” (kısaca Sancak) olarak adlandırılan ve 1936 yılında Atatürk tarafından Hatay adı verilen bölgenin Anavatan’a ilhakı, Türkiye’nin diplomasi tarihi açısından üstün bir başarı ve örnek bir olay teşkil etmektedir.

    İskenderun Sancağı I. Dünya Savaşı’ndan sonra Fransa’nın Ortadoğu’daki nüfuz bölgesine dahil edilmiş, Milli Mücadele sırasında Türkiye ile Fransa arasında 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara İtilafnamesi ile Türkiye’nin güney sınırları tespit edilirken, bu bölge Türk toprakları dışında bırakılmıştı. Sancak bölgesi Misakı Milli sınırları içinde olmasına rağmen, Milli Mücadele’nin henüz kesin bir sonuca ulaşmadığı bir sırada, Fransa ile savaşı sona erdiren bir anlaşma yapılırken; bölgenin Anavatandan ayrı kalmasını kabul etmek mecburiyeti hasıl olmuştu. Ancak Atatürk’ün liderliğinde yürütülen askeri ve siyasi mücadele sonunda bağımsızlığına kavuşan Türkiye, II. Dünya Savaşı öncesi uluslararası siyasal konjonktürü ustaca değerlendirerek bu milli meseleyi tekrar gündeme getirmiştir.

    Genelde Türkiye’nin olduğu gibi, Hatay’a yönelik politika da bizzat Atatürk tarafından, fakat; diğer ilgili kişi ve kuruluşlarla birlikte tespit edilip, önce, Hatay’a bağımsızlık verilerek Suriye’den koparılması, daha sonra da Anavatana ilhak edilmesi şeklinde cereyan eden iki aşamalı bir strateji izlenmiştir. Bu temel strateji çerçevesinde Hatay meselesini kan dökmeden, en son aşamasına ulaştıran Atatürk aramızdan ayrılmış. Başta İsmet İnönü olmak üzere, Türk devlet adamları da belirlenen strateji gereği mutlu sonucu elde etmişlerdir.    

    İngiltere ve Fransa I. Dünya Savaşı içinde gizli olarak imzaladıkları Sykes-Picot Anlaşması ile Ortadoğu bölgesini paylaşmışlardı. Bu anlaşmaya göre Suriye, Lübnan ve Çukurova dolayısı ile Sancak bölgesi Fransa’nın nüfus bölgesine dahil edilmiştir. I.Dünya Savaşı sonunda 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada, Sancak bölgesi Türk küvetlerinin kontrolünde bulunuyordu. Ancak Mütarekenin 7. ve 16. maddelerini ileri süren itilaf devletleri bölgede Yıldırım Orduları Komutanı olarak bulunan Mustafa Kemal Paşa’nın direnmesine rağmen 4 - 9 Kasım 1918’den itibaren başta İskenderun Limanı olmak üzere Hatay, Urfa, Antep, Maraş ve Çukurova bölgesini işgal etmişlerdir. İşgallere paralel olarak gizli anlaşma gereği bölge Fransa’ya bırakılmış, Fransa da bölgedeki hakimiyetini sağlamlaştırmak amacıyla 27 Kasım 1918’de merkezi Beyrut’ta bulunan Fransız Yüksek Komiseri General Gouraud tarafından yayınlanan bir kararname ile “İskenderun Sancağı”nı kurmuştur.

    Mondros Antlaşması ile bu topraklarda görevi bitmiş olan Yıldırım Orduları Komutanı Mustafa Kemal Paşa, tekrar geldiği Adana´da bu işgal hareketini müttefik orduları kumandanı Mareşal Allanby nezdinde protesto ederken, ilerde Hatay Meselesi haline gelecek olan bu konuya, o tarihten itibaren ilgi duymaya başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa Çukurova’da yapmış olduğu çalışmalarla bölge insanını ileride meydana gelebilecek işgallere karşı önce fikirsel olarak hazırlamış ve sonra da halkın örgütlenmesini istemişti. Mustafa Kemal Paşa’nın yönlendirmesini dikkate alan bölge halkı kurtuluş fikri ile hareket ederek, düşman istilasına karşı milli mukavemeti oluşturmak amacıyla örgütlenmişti. Örgütlenen bölge halkı Kuva-yi Milliye adıyla küçük müfrezeler meydana getirerek işgallere karşı direnişe geçmişti. Böylece Mustafa Kemal Paşa’nın direktifleriyle hareket eden bölge insanı, milli direnişin ilk kıvılcımını 19 Aralık 1919 da düşmana karşı sıkılan ilk kurşun ile Dörtyol’da başlatmıştır. Dörtyol yöresinde başlayan ilk Milli Mukavemetler, gittikçe bütün kutsal vatan topraklarına yayılmış, ayrıca çığ gibi büyüyerek, Milli Mücadele şeklini almış ve düzenli ordu şekline de dönüşerek, 9 Eylül 1922 günü düşmanın denize dökülmesiyle büyük bir başarıya ulaşmıştır.

    Yerli halkın ileri gelenlerinden bir grubun Fransız yönetimine karşı mücadele kararı alması ile sancakta ilk direniş hareketinin çekirdeği kurulmuş oldu. Bu grubun liderliğinde hareket eden mücahitler, zaman zaman Fransız işgalcileri ile silahlı çatışmaya da girdiler. 13 Temmuz 1919´da İskenderun Sancağı´na gelerek halka Fransız yönetiminden memnun  olup olmadıklarını soran Amerikan heyetine büyük çoğunluğun Türk idaresini istedikleri şeklindeki beyanı, Fransız yönetimine karşı başlatılan direniş hareketinin haklılığını göstermekte idi.

    Sivas Kongresi´nde ilk esasları meydana çıkmış olan Misak-ı Milli kavramı ile ilgili olarak bu direniş hareketinin önde gelen isimlerinden Tayfur Ata Bey (Sökmen) ile Ankara arasında yapılan yazışmalarda, İskenderun Sancağı ve havalisinin de (Hatay) bu hudutlar içerisinde olduğunun Mustafa  Kemal tarafından belirtilmiş olması, bir süredir Misak-ı Milli hududu dışında kaldıkları kuşkusu içinde olan bölge halkının maneviyatını yükseltti.

    Güneydoğu Anadolu ve İskenderun Sancağı´nda iki yıldır süregelen ve Fransız hükümetini huzursuz eden direniş hareketinin ve çatışmaların sona erdirilmesi amacıyla, Ankara Hükümeti ile 9 Haziran 1921 tarihinde başlanan görüşmelerin, 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması ile bir uzlaşma  ortamına girmesi üzerine, Antakya´da Fransız yönetimine karşı sürdürülen direniş faaliyetine bir süre ara verildi. Ancak, antlaşmanın imzalanmasından kısa bir süre önce, 26 Ağustos 1921 tarihinde, Fransızlar bütün Suriye´yi işgal ederek, daha önce kurmuş oldukları Faysal başkanlığındaki Suriye Hükümeti´ne son vermiş ve  ülkede manda yönetimini uygulamaya başlamışlardı.

    Ankara Antlaşması hükümleri içinde sancak dahilindeki okullarda Türkçe´nin okutulması, Arapça´nın yanında Türkçe´nin de resmi mahiyette bir dil olması, Türk Kültürünün yayılması, sancak bayrağının Türk Bayrağı´na benzer bir bayrak olması gibi maddeler bulunmasına rağmen, Fransızlar bu maddeleri hiçbir zaman uygulamadılar. Özellikle eğitim ve sağlık hizmetlerinde, Hristiyan nüfusu, Türk nüfusa yeğ tutan bir davranış içine girdiler. Bu tutum, sancakta   yaşayan farklı etnik grupların, farklı dili konuşanların ve farklı siyasi akımlara mensup olanların çatıştığı karışık bir ortam yarattı.

    Fransızların, İskenderun Sancağı´ndan çekilmemeleri ve sancak içindeki Türk nüfusa karşı davranışlarındaki eşitsizlik üzerine tekrar faaliyete geçen direniş örgütü, merkezi Adana´da olan, Tayfur Ata Bey (Sökmen) başkanlığında, İskenderun ve Havalisi Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti´ni kurarak, Ankara ile ilişkilerini devam ettirdiler ve bir heyet halinde Ankara´ya giderek, Mustafa Kemal´den bölge ile  ilgilenmesini istediler.

    1922´de Fransızlar tarafından Suriye Devletleri Federasyonu kuruldu ve İskenderun Sancağı, Federasyona bağlı olan Halep Devleti içinde yer aldı. Ülkenin bağımsızlığını ve bütünlüğünü garanti altına alan ve yeni Türkiye Devleti´nin sınırlarını çizen Lozan Antlaşması´nda esaslı bir şekilde ele alınmayan ve bu nedenle yöre halkının umutsuzluğa sevk eden Hatay Meselesi, Atatürk´ün 15 Mart 1923 günü Adana´da yaptığı konuşmada, “Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz. Günü gelecek siz de kurtulacaksınız” diyerek Hatay konusuna bakış açısını net bir şekilde ortaya koymuştur.

    Gelişen olaylar karşısında bölgede yaşayan diğer etnik gruplara karşı da örgütlenme ihtiyacı duyan Türk nüfus, Türkiye ile birleşme temasını işleyen Altın-Özü isimli bir gazete ile faaliyeti çok kısa süren Antakya Halk Fıkrası adlı bir de parti kurdular.
    Bölgedeki huzursuzlukların Milletler Cemiyeti´nde yaptığı etkiler sonucu 1926 yılında Fransızlar, İskenderun´da bir hükümet kurulması teklifini gündeme getirdiler. Teklife göre, Beyrut´taki yüksek komiserliğe bağlı olarak çalışacak bu hükümetin kendi anayasası, kendi meclisi ve seçilmiş bir başkanı bulunacaktı. Hükümet merkezi olarak İskenderun öngörülmekteydi. Bu hükümetin teşkili amacıyla yapılan seçimler sonucunda, Arapların çoğunlukta olduğu bir meclis oluştu. Başkanlığına da Ahmet Türkmen´in adaylığına karşılık, İskenderun Sancağı´nda Fransız olağanüstü komiserinin delegeliğini yapan H. Duriex´in getirildiği Bağımsız İskenderun hükümeti, gördüğü tepkiler karşısında kısa bir süre sonra ismini, Kuzey Suriye Hükümeti olarak değiştirme kararı aldı.
    Anayasaları gereği sancağın bağımsızlığı  için yemin etmiş olan Kuzey Suriye Meclisi  milletvekilleri bu karardan dört gün sonra, Şam´daki Merkezi Suriye Hükümeti´ne bağlanma kararı aldı. Ortaya  çıkan bu yeni durum üzerine Fransa´nın Suriye üzerindeki manda yönetiminin sona ereceği 1935 yılından sonra, İskenderun Sancağı´nın geleceğini, Türk nüfusun çıkarlarına uygun bir neticeye ulaştırmak amacında olan Türkler, Fransızların engelleme gayretlerine rağmen hedeflerine ulaşmak için yoğun bir propaganda faaliyetine girdiler.

    Yazı kaynağı : www.hataydayatirim.com

    Maraş'ın Fransızlar Tarafından İşgali

    İngiltere, Fransa ile yaptığı Suriye Antlaşmanın hükümlerine uygun olarak Maraş, Antep ve Urfa’daki işgal kuvvetlerinin çekilmesi için gerekli emirleri gönderdi. Bu sırada Maraş’ta bulunan bazı Ermeniler, İngilizlerin şehri erken terk etmeleri halinde Fransızlar gelinceye kadar Türklerin saldırısına uğrayacakları konusunda korkuları olduğunu İngiliz ve Fransız komutanlıklarına bildirdiler. Bu yüzden İngilizler, Fransızların şehre gelişine kadar şehirde kalmaya devam ettiler.

    İngiltere ile Fransa arasında imzalanan Suriye Antlaşması’yla Maraş ve çevresinin Fransızlara bırakılacağı bilgisi kısa sürede Ermeni çetelerine ulaşmıştı. Maraşlı Beyazıtzade Yaver Bey, oğlunu okula yazdırmak için Adana’ya gittiğinde Suriye Antlaşması ve hükümleri hakkında konuşan Ermenilerden Fransızların, Maraş’a geleceklerini öğrendi. Şehre dönüşünde ise durumu Maraş’ın ileri gelenleri ile paylaştı. Bu durum üzerine Kadızade Hacı Hasan Efendi’nin konağında bir toplantı tertip eden Maraşlılar meselenin doğrulu hakkında bilgi edinmesi için Şeyh Ali Sezai Efendi’den İngiliz İşgal Kuvvetleri Siyasi Komiseri olan Yüzbaşı Hasan Rufai’den durumu öğrenmesini rica ettiler.

    Şeyh Ali Sezai Efendi ve Dr. Mustafa Bey, kışlaya giderek Yüzbaşı Hasan Rufai ile görüştüler. Bu görüşmede Yüzbaşı Hasan Rufai, Suriye Antlaşması’nın hükümlerinden bahisle İngilizlerin Maraş’tan çekileceğini yerlerine de Fransızların geleceğini bildirdi.

    Şeyh Ali Sezai Efendi ve Dr. Mustafa Bey’in öğrendikleri bilgileri Maraş’ın ileri gelenleriyle paylaşmasının ardından bilgi kısa sürede tüm şehre yayıldı. Maraşlılar, Fransızların Tunus ve Cezayir’de Müslümanlara karşı yaptıkları soykırımlardan haberdarlardı. Fransızların Maraş’a geleceğinin kesinleşmesi üzerine Maraş’ta Müslüman ahaliyi korku ve panik sardı. Şeyh Ali Sezai Efendi ve Dr. Mustafa gibi lider kişiliğe sahip birçok Maraşlı, İngiliz işgali gibi Fransızların da Maraş’ı işgal etmelerinin Mondros Ateşkes Antlaşması hükümlerine uygun olmadığını dile getiren telgrafları İşgal Kuvvetleri temsilciliklerine gönderdiler. Ulucami ve hükumet binası önünde toplanan halk, yapılması planlanan işgalin hukuksuzluğunu dile getirip protesto ettiler.

    Fransa, İngiltere ile imzaladığı Suriye Antlaşması’nın hükümlerine uygun olarak 29 Ekim 1919 günü Antep’e girdiler. Antep girişinde Ermeniler tarafından bayraklarla ve çiçeklerle karşılanan Fransızlar, kısa sürede şehrin stratejik noktalarını ele geçirdiler. Fransızların şehre gelmesinin hemen ardından İngiliz Generali Weir ile Fransız Albay Flye Saint Marie arasında devir teslim şartlarını içeren bir beyanname hazırlandı. Bu beyanname aynı gün Maraş mutasarrıflığına gönderildi.

    Fransızlar, Antep’i işgal ettikten hemen sonra Maraş’ın işgaline giriştiler. Antep’te, Ermeni alayı ile 42’nci piyade alayından bir takım, Afrika avcı takımı ile Ermeni alayının üçüncü taburundan müteşekkil olan Fransız işgal kuvvetlerinden bir bölümü Maraş’ın işgali için görevlendirildi. Yüzbaşı Fouquet komutasındaki 412’nci alaydan yarım bölük ile Ermeni alayının birinci taburu ve bir sipahi takımı Maraş’ın işgali için harekete geçti. 30 Ekim 1919 günü Pazarcık-Aksu yolu üzerinden şehre hareket eden Fransız işgal kuvvetleri, ikindi vaktine doğru Şeyhadil Mezarlığı tarafından şehre girmeye başladı. Yol boyunca dizilmiş olan Ermeniler, Fransız işgal kuvvetlerini ve onlarla birlikte gelen Ermeni lejyonerlerini bayraklarla, çiçeklerle “ Yaşasın Fransa, Yaşasın Ermenistan! Kahrolsun Türkler, kahrolsun Türklerin padişahı!” nümayişleriyle karşıladılar. Fransızların şehre girmesinden bir gün sonra İngiliz Generali Weir ile Fransız Albay Flye Saint Marie devir teslim için Maraş’a geldiler. İki devlet arasında imza edilen beyanname ile İngilizler 1 Kasım 1919 günü şehri terk ederken onların yerine Fransızlar Maraş’ın işgalini tamamladılar.

    Yazı kaynağı : kahramanmaras.bel.tr

    Maraş Muharebesi

    Millî Mücadele'de Güney Cephesi - Atatürk Ansiklopedisi

    Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmesi sonucunda imzalanan Mondros Mütarekesi ve özellikle de mütarekenin 7. maddesi topraklarımızın işgaline zemin hazırladığı gibi Türk tarihinde de önemli bir sayfa açmıştır.

    Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra Güney Anadolu bölgesi İngiliz ve Fransızların ortak işgaline uğramıştır. Fransa ile İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşı sırasında imzaladığı Sykes – Picot Antlaşması’na göre; Basra Körfezi’nden Musul’a kadar olan bölge İngiliz nüfuzu altına girecekti. Adana, Mersin, Antep, Maraş ve Musul vilayetleri ile Suriye ve Lübnan toprakları da Fransız nüfuz bölgesi olarak kabul edilmişti. Ancak öteden beri İngiltere, Irak’a ve bilhassa zengin petrol yataklarına sahip olan Musul’a göz dikmişti. Savaş döneminde Suriye – Filistin ve Irak cephelerinde Osmanlı Devleti’ne karşı tek başına savaşarak galip gelen İngiltere’nin amacı Musul’u Fransa’ya vermemekti. İngiltere Musul’u elde edebilmek için geçici olarak Kilis, Urfa, Maraş ve Antep’i işgal etmişti. İngiltere bu işgali Fransa’ya karşı koz olarak kullanacaktı. Bu durum Fransa tarafından kabul edilmediği gibi sert bir şekilde İngiltere eleştirilmiştir. Bunun üzerine İngiltere,  işgal ettiği bölgelerden çekilmek için Filistin’de nüfuzunun tanınmasını ve Musul bölgesinin kendisine bırakılmasını şart koştu. Böylece İngiltere Musul konusunda önemli bir adım atmış oldu. Sonuç olarak İngiltere ve Fransa 15 Eylül 1919 tarihinde bir araya gelerek 1916 yılında imzaladıkları Sykes – Picot Antlaşması’nı esas kabul eden “Suriye İtilafnamesi” adı altında Türkiye’yi yakından ilgilendiren bir mukavele üzerinde anlaştılar. Suriye İtilafnamesi’ne göre; İngiltere, Musul dâhil Irak’ın tamamına, Ürdün’e, Filistin’e ve Arabistan Yarımadası’na yerleşmiştir. Urfa, Antep, Maraş ile Adana vilayetini içine alan bölge ise Fransız nüfuz alanına bırakılmıştır. İngiltere ve Fransa arasında yapılan bu antlaşmaya Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa tepki göstererek bu konu hakkında vilayet merkezlerine bir telgraf göndermiştir. Bu telgrafta: “İngilizler 1916 yılında Fransızlarla yaptıkları anlaşmayı esas kabul ederek Suriye Antlaşması adına milletler tarihine yeni bir haksızlık sayfası ve tecavüz daha ilave etmişlerdir. Milletimiz Erzurum ve Sivas Kongreleri ile haklı davamızı ve meşru müdafaamız konusundaki kararını cihana ilan etmiştir. Varlığımıza ve hürriyetimize kast eden hareketlere asla boyun eğmeyeceğiz. Adı geçen antlaşmanın milletimizi ilgilendiren maddelerini milli teşkilatın dikkatine sunuyoruz” diyerek tepkisini dile getirmiştir. Böylece İngiliz işgali altındaki şehirlerimiz Fransızlara devredilmiş ve bu cephede Fransız ve Ermenilere karşı üstün bir mücadele örneği gösterilerek büyük bir başarı kazanılmıştır. Bu başarıda Mustafa Kemal Paşa’nın Güney Cephesi ile ilgili olarak yürüttüğü harekât planının etkisi oldukça büyüktür. Bu plana göre, Fransız kuvvetleri ayrı ayrı veya birden bire bulundukları yerde kuşatılacak, ufak garnizonlardan başlanarak esir ve imha edilecek, tüneller ve köprüler imha edilecek, gezici müfrezelerle yolları kesilecek ve böylece Fransızların birbirleriyle bağlantılarına engel olunacak,  Fırat’ın doğusundaki Fransızları buralardan çekilmek zorunda bırakmak ve bunun için de her Fransız müfrezesinin ev veya çadırına her gece ateş açmak ve aşiretleri harekete geçirmek bu planlar dâhilinde gerçekleştirilecekti. Bu planlar belirlendiği sırada Maraş’ta Fransız ve Ermenilere karşı amansız bir mücadele başlamak üzereydi.

    Maraş, 22 Şubat 1919’da Mondros Mütarekesi’nin 7. maddesi bahane edilerek, İngilizler tarafından işgal edilmişti. Antep’i işgalden sonra İngilizlerin Maraş’a da geleceği anlaşılmıştı. Maraş’ın işgal edileceğini anlayan bir kısım Maraş ve yöresi halkı geçiş güzergâhındaki Aksu köprüsünü yakmışlardı. Buna karşın İngilizler dar bir köprü kurarak bölgeden geçmişlerdi. Antep’te olduğu gibi Maraş’ta da İngilizlerin geldiğini duyan Ermeniler sevinç gösterileri yaptılar. İngilizlerin işgalinden sonra başka yerlere göç etmiş olan Ermeniler de tekrar Maraş’a dönmeye başladılar. Hatta bazıları Türkler aleyhine davalar açmaya başladılar. Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeni ayaklanması dolayısıyla yapılan göç hareketinde, haksız olarak Ermenileri sürdürmek suçu ile o devirde Maraş Mutasarrıfı olan Sivas Valisi İsmail Kemal Bey’i Maraş’a getirttiler ve tutuklu olarak mahkemeye verdiler. Mahkemeden beraat kararı alan İsmail Kemal Bey Halep’e sürüldü. Bu durum Maraşlıları her geçen gün işgalcilere karşı harekete geçmelerini hızlandırmıştır. Diğer taraftan 3. Kolordu Komutanı Kurmay Albay Selahattin Bey, güney bölgesindeki önemli olayları daha yakından görmek amacıyla, Sivas’tan Elbistan’a gelmiş, Maraş’ın birkaç gün sonra Fransızlar tarafından işgal edileceğini anlamış ve 26 Ekim 1919’da bazı tedbirler alınması konusunda emir vermiştir. Diğer taraftan Maraşlı Ermenilerden bir grup, Adana’daki Fransız komutanına giderek, bir an önce Maraş’ı İngilizlerden teslim almalarını rica etmişti. Bunu haber alan halk Fransızların Maraş’a gelişini protesto etmek için bir miting hazırlamış ancak bölge mutasarrıfı bunun bir fayda sağlayamayacağını söyleyerek izin vermemiştir.

    Fransızlar, 29 Ekim 1919 Çarşamba günü Maraş’a gelerek İngiliz komutan ile görüştükten sonra Maraş, Fransız alayından bir bölük, Ermeni alayından bir tabur ve bir süvari müfrezesi tarafından işgal edildi. Ermeniler, Fransızları İngilizlerden daha gösterişli bir şekilde karşılamışlardı. Maraş’ın İngilizler tarafından Fransızlara devredilmesi Ermenilerde kendilerine bağımsızlık verileceği kanısını doğurmuş ve büsbütün taşkınlıklarına sebep olmuştu. Bu durum bütün Türk milletini ve dolayısıyla Maraş, Urfa ve Antep’i harekete geçirdiği gibi bölgede bulunan Türk kuvvetlerini ve Heyet-i Temsiliye’yi uyarmış, esaslı tedbirler alınmasını gerektirmişti. Olay karşısında Maraşlı Doktor Mustafa ile birlikte birkaç arkadaşı Elbistan’a giderek Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal ile telgrafla görüşmüşlerdi. Ayrıca Kuvayımilliye teşkilatını kurmak için gerekli temaslarda bulunmuşlardı. Elbistan bölgesi de Maraş sancağı Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne bağlanmış ve gerekli silah ve cephane tedarikine girişilmişti. Fransızlar ise işgal ettikleri yerleri ve binaları güçlendiriyor, kışla ve depo olarak kullanılan binaların etrafına hendekler kazarak tel örgülerle çeviriyorlardı. Ermeni alayına bağlı askerlerden başka Maraşlı Ermeni gençlerinden birçokları da Fransız ordusuna katılıyorlardı. Maraşlılar, bu olaylar karşısında vatanlarının kurtarılması için harekete geçmenin zamanı geldiğini ve bu amaçla esaslı teşkilat yapmak gerektiğini kavramış bulunuyorlardı. Bir tarafta kendi aralarında teşkilatlanırken diğer taraftan da durumu Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal’e bildirerek gerekli direktifler alınıyordu. Fakat beklenen haberler gecikiyor, bazen de hiç cevap gelmediği oluyordu. Çünkü Fransızlar, telgraf ve posta işlerine sansür koymuşlardı. Fransızların Maraş’ı işgalinden hemen sonra başlayan olaylar ve Ermenilerin halk üzerindeki tahrikleri olayları daha da büyütmüştür ki bu olayların en önemlisi de Sütçü İmam olayıdır. Bu olay o zaman, Maraş’ın hareketli bir caddesi olan Uzunoluk’ta geçtiği için Uzunoluk olayı olarak da bilinmektedir.

    Sütçü İmam, Uzunoluk Camisi’nde ücretsiz imamlık yapan ve yakın bir dükkânda da süt sattığı için bu ismi almıştır. Asıl adı ise Ali’dir. 31 Ekim 1919 tarihinde sarhoş birkaç Ermeni’nin sokakta evine giden bir Türk kadınına sataşması üzerine olaya tanık olan Sütçü İmam duruma müdahale ederek, Ermeni saldırganlardan birini öldürmüştür. Bu olay Maraş’ta havayı daha da gerginleştirmiştir. Diğer bir olay ise Maraş kalesindeki Türk bayrağının indirilmesi sonrası gerçekleşmiştir. Maraş’ta art arda gelen olaylar sonrası Fransızlar bölgeye Yüzbaşı Andre’yi vali olarak atamışlardı. Yüzbaşı Andre’nin emriyle Maraş kalesindeki bayrağımızın indirilmesi olayı yine Ermenilerin kışkırtmaları ile olmuştur. Bayrağın indirilmesi sonrasında Cuma namazına giden halk bayrağı kalede göremeyince “bayraksız namaz kılınmaz” nidaları ile büyük bir kalabalık halinde kaleye doğru harekete geçmiş ve Türk bayrağını yeniden kaleye dikmişlerdir.  Tüm bu olaylar Maraşlıları harekete geçirmiş ve Maraş yurtseverleri, Maraş’ın kurtarılması hazırlıklarını geliştirmek için ilk kez 8 kişilik bir heyet seçilmesine karar vermişlerdir. Heyet zamanla genişlemiş ve mevcudu 35’e yükselmişti. Bu faaliyetlerin Fransızlar tarafından anlaşılmaması için geniş teşkilat kurmak tehlikeli görüldüğünden, Maraşlılar semt semt harekete geçmişlerdi.  Yapılan toplantılar sonunda şehir 10 semte bölünmüş ve her biri için birer şube heyeti teşkil edilmişti. Ayrıca şube heyeti başkanlarından oluşan 10 kişilik bir de merkez heyeti kurulmuştu. Bu teşkilat kazalara ve Antep’e bildirilerek buna göre teşkilatlanmanın yapılması tavsiye edilmiştir.  Bu suretle Maraş’ta Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmuş oldu. Teşkilatlanma tamamlanınca da Heyeti Merkeziye ve hükümete başvurarak vatanın kurtarılması için her türlü mücadeleye hazır olduklarını bildirmişlerdir.

    Bölgede yaşanan bayrak olayından sonra Urfa, Antep ve Maraş sancaklarındaki Fransız kuvvetlerinin kumandanı olan General Querette, 15 Aralık 1919’da şehre gelmiş ve şehrin ileri gelenlerini karargâhına davet ederek görüşmeler yapmıştır. Devam eden olaylar üzerine General Querette 21 Ocak 1920’de Maraş ileri gelenlerini toplantıya çağırıp, onları çıkan olaylardan sorumlu tutmuş ve bazılarını tutuklatmıştır. Şehrin ileri gelenlerinin tutuklanması üzerine halk galeyana gelmiş ve silah seslerinin duyulmasıyla da Maraş’ta Fransızlara karşı milli mücadele başlamıştır. Böylece Halk 11 Şubat 1920 tarihine kadar Fransızlara karşı amansız bir mücadeleye girişmiştir. Bu mücadelede de kuşkusuz Kuvayımilliye’nin rolü büyüktür.

    Fransız ve Ermenilere karşı verilen 22 günlük çetin bir mücadeleden sonra 10 Şubat’ı 11 Şubat’a bağlayan gece Maraş’taki Fransız kuvvetleri şehri şiddetle bombardıman ettikten sonra Islahiye yönüne doğru geri çekilmişlerdi. Fransızların Maraş’tan çekilmesini takiben Hükümet binasına ve resmi dairelere Türk bayrağı çekildi. Maraşlılar bu çarpışmalarda 300 civarında şehit 500 de yaralı verdiler. Şehirde birçok mahalle yakılmıştı. Yaklaşık 1000 ev, 350 dükkân 5 camii, 10 kilise, 15 mektep yanmış ve harap olmuştur.

    Fransızların Maraş’tan çekilişi kolay olmamıştır. Fransızlardan yardım bekleyen Ermeniler de paniğe kapılmış, onların peşine düşmüştür. Fransız askerleri, kutuplardaki soğuğu andıran sert bir havada kendilerini Suriye sınırına atacak bir geçit bulmaya çalışmışlardır. Arkalarına binlerce Ermeni takılmıştır. Maraş’ın işgali Fransa ve destekçisi Ermenilere pahalıya mal olmuştur, büyük can ve mal kaybına uğramışlardır. Maraş zaferinden dolayı Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal Paşa 15 Şubat 1920’de 3. Kolordu Komutanı’nı tebrik etmiş, fakat Fransız ve Ermenilerin bu yenilginin acısını almak üzere harekete geçeceklerini bildirmiştir. Fransızlara karşı Maraş’ta elde edilen başarı Milli Mücadele’nin ilk zaferi olmuştur. Maraş’ta kazanılan zaferde Maraş Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin yönlendirdiği şehir halkının büyük bir rolü olmuştur. Maraş’ta kazanılan başarı ve bu hareketin bütün Anadolu’ya yayılması ihtimali işgalci güçleri endişeye düşürmüştü. İtilaf Devletlerini büyük bir endişeye itecek boyutta bir başarı olan ve Anadolu’da birkaç şehirde görülebilen bu savunma üzerine Maraş vilayetine kahramanlık unvanı verilerek şehrin ismi, “ Kahramanmaraş” olarak değiştirilmiştir.

    Güney Cephesi’nde diğer bir kahramanlık direnişi Urfa’da gösterilmiştir. Bazı olaylar ve alınan haberler, İngilizlerin Antep ve Maraş gibi Urfa’yı da işgal edeceklerini gösteriyordu. 13. Kolordu Komutanlığı, İngilizlerin bir tabur kadar askerle Birecik’i işgal ettiğini, Urfa ve Adıyaman’ın işgali haberlerinin de dolaşmakta olduğunu ve buna göre uyanık bulunulmasını, bir emirle yayınlamıştı. 24 Mart 1919’da Urfa’da bulunan 1. Süvari Alayı Komutanı Binbaşı Hüseyin, Urfa’nın İngilizler tarafından işgalini şu sözlerle bildirmiştir: “ İngilizler 24 Mart 1919 günü öğle vakti Urfa’yı işgal ettiler”. Binbaşı Hüseyin bu işgali protesto etmek için İngiliz komutana bir mektup göndermiş ve bu mektupta; Urfa’nın bağımsız bir sancak olduğunu yapılan mütareke sonucu bu bölgenin işgaline dair hiçbir kayıt olmadığını ve bu yüzden de yapılan işgalin mütareke hükümlerine aykırı olduğunu bildirmiştir. Buna rağmen İngilizler Urfa’ya gelerek mütareke şartlarına aykırı olarak şehri işgal etmişlerdi.  Ekim 1919 sonuna kadar Urfa’da kalan İngilizler, Fransızlarla aralarında önceden yapılmış olan Sykes – Picot anlaşması gereğince Maraş, Antep sancakları gibi Urfa sancağını da boşalttılar ve bunların yerini Fransızlar aldı. Fransızlar, 30 Ekim 1919’da 300 kişilik bir kuvvetle Urfa’yı işgal etmişlerdi. Fransızlar Urfa’ya gelir gelmez jandarma tabur komutanını görevden alarak Suruç kaymakamı ile birlikte tutuklayıp Adana’ya sürmüşlerdir. Fransızlar, Urfa’yı işgal ettiklerinde Urfa merkezinde milli harekete uygun bir ortam hazırlanmış bulunuyordu. Öncesinde 12 kişiden oluşan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmuştu. Cemiyet Fransız işgali ile birlikte aşiretleri de kapsayacak şekilde daha geniş çaplı bir örgütlenmeye başlamış ve Urfa jandarma Tabur Komutanlığına atanan Yüzbaşı Ali Saip, Urfa Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin başına getirilmiştir.

    Yüzbaşı Ali Saip, Mutasarrıf ve Urfa ileri gelenlerinden bazı kimselerle anlaşarak 29 Aralık 1919’da Urfa’da Kuvayı milliye Teşkilatı’nı kurdu. Bundan sonra aşiret reislerine mektuplar gönderildi. Hepsinden olumlu cevaplar alındı. Özellikle Aneze aşireti reisi, emre hazır olduğunu ve bütün kuvvetiyle bu kutsal amaç için çarpışacağını bildirmişti. Bu hazırlıklar için de Sivas’ta bulunan Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal ile temasa geçilerek kendilerine bildirilmişti. Urfa’da milli kurtuluş hazırlıkları şöyle tasarlanmıştı:

    1.Urfa bölgesi kamuoyunun Kurtuluş Savaşı için tek düşünce halinde hazırlanması,

    2.Esas direnme kuvvetini teşkil eden aşiret reisleriyle gerekli anlaşmayı yaparak milli kuvvetlerin hazırlanması ve teşkil edilmesi,

    3.Urfa hapishanesindeki tutuklu gençlerin çıkarılması sağlanarak silahlandırılması ve kurtuluş için kullanılması,

    Bu amaçla aşiret reislerine Ali Saip imzasıyla bir bildiri gönderildi. Bu bildiride, Fransız ve Ermenilerin yaptıkları insanlığa yakışmayan hareketler karşısında, bütün Türk milletinin birleşmesi ve mücadele etmesi isteniyordu. Urfa’da yapılacak milli ayaklanma hareketi, Antep ve civarındaki Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerine de bildirildi.

    Bu bildiri sonrasında 8-9 Şubat gecesi Urfa’ya giren Türk milli kuvvetleri, Fransız kuvvetlerini kuşatma altına almış ve şehirde çatışmalar başlamıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın Urfa için öngördüğü gerilla savaşı başarıyla uygulanmış ve yararlı sonuçlar doğurmuştur. Ali Saip Bey ile halkın kararlı tutumu üzerine Carablus’tan bekledikleri yardımı alamayan Fransızlar, 8 Nisan 1920 tarihinde mütareke yapmak ve bazı şartlarla şehri terk etmek istediklerini bildirmişlerdir. Buna göre, Ermenilerin can güvenliği sağlanacak, Urfa’da ölen Fransızların mezarlarına saygı duyulacak, esirler geri verilecek ve Urfa ileri gelenlerinden bir grup gidecekleri yere kadar Fransızlara eşlik edeceklerdi. Bunun üzerine Fransız kuvvetleri 11 Nisan 1920 sabahı Urfa’yı terk etmeye başlamışlardır. Böylece 5 ay 10 gün sürmüş olan Fransız işgali sona ermişti. Urfa halkı Anadolu’nun diğer şehirleri gibi hürriyet ve istiklaline sahip çıkmış gurur duyacağı haklı bir başarı elde etmiştir. Bu mücadelenin sonucu olarak “Şanlı” unvanını almaya hak kazanmış ve bu zaferin anısını yaşatmak üzere şehrin ismi “Şanlıurfa” olarak değiştirilmiştir.

    Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı tarihte, Türk kuvvetlerinin elinde kalan Katma istasyonundan 80 kilometre içerde bulunan ve bölgenin önemli bir ticaret ve sanayi merkezi olan Antep de bu haksız işgallerden nasibini almıştı. Antep 17 Aralık 1918’de İngilizler tarafından işgal edildi. İşgal kuvvetleri 5. İngiliz tümeninden 3.Süvari tugayı, bir istihkâm müfrezesi, bir batarya ve otomobilli ağır makineli tüfek kıtalarından ibaretti. İngilizler, bu işgali Mütareke’nin 7. maddesine dayanarak yaptıklarını söylüyorlardı. İşgalin diğer bir sebebi de sözde kışın süvari hayvanlarının iaşesini sağlamaktı. Gerçekte gerek İngilizlerin ve gerekse diğer İtilaf devletlerinin güvenini sarsacak bir durum yoktu. Bu sebeple işgal hareketleri Anteplileri son derece üzmüş ve yurtlarını savunmak için onları her türlü çareye başvurmaya zorlamıştı.

    İngilizler Antep’te Ermeniler tarafından büyük bir sevinç içinde törenle karşılandılar. 23 Ocak 1919’da Hükümet konağı İngilizler tarafından basıldı. Memleketin ileri gelenleri ve aydınları çeşitli bahanelerle Halep’e ve oradan da Mısır’a sürüldüler. Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni ayaklanmasında Ermenileri göç ettirdikleri ileri sürülerek birçok Türk vatandaşını tutukladılar. Ayrıca şehirde silah toplama hareketine girişilmişti. İngilizlerin işgali dolayısıyla Antepliler tarafından bir miting yapıldı. Bu mitingde, Antep Belediye Başkanı Lütfi Bey, halkın bu işgali kabul etmediğinin, Barış Konferansı’na bildirilmesini istiyordu. Sancak ahalisinin yüzde doksanı Türk olan ve Suriye ile hiç ilgisi bulunmayan bu öz Türk topraklarının haksız işgal edildiği ve hiçbir asayişsizliğe meydan verilmediğini bu sebeple işgalin kesin olarak reddedildiğini bütün dünyaya ilan ediyorlardı.

    Antep şehri de 5 Kasım 1919 günü Maraş ve Urfa gibi Fransızlar tarafından devralındı. Şehre ilk giren Fransız kıtaları bir albay komutasında; bir Ermeni taburu, bir Afrika avcı bölüğü ve bir Fransız bölüğünden ibaretti. Fransızlar İngilizlerden daha büyük bir gösteri ile Ermeniler tarafından karşılandı. Özellikle Fransız kıtaları arasında bir Ermeni taburunun bulunması, onları ayrıca coşturmuştu. Hiç hakları yokken Türk topraklarının bir düşmandan diğer bir düşmana devredilmesi, Türk haysiyetine ve gururuna indirilmiş bir darbe olarak kabul ediliyordu. Bu olay Antep halkını harekete geçirmişti. Önce büyük bir miting yapıldı ve Antep’teki Fransız komutanına bir protesto mektubu gönderildi. Buna rağmen, Fransızlar Antep’te diğer yerlerde olduğu gibi, yolsuzluk yapmaya, en küçük bahanelerle Türkleri ezmeye ve Ermenileri açıkça korumaya başladılar. Daha geldikleri gün Akyol Polis Karakolu üzerindeki Türk bayrağını indirdiler. Buna engel olan ve ancak kendisi öldürüldükten sonra onun indirilebileceğini söyleyen polisimiz memuriyetten atıldı. Fransız komutanı bu kez resmi daireler üzerine Türk bayrağı çekilmesini yasaklamıştı. Sözde Fransızların başarısı demek olan bu olaylar, Ermeni ve Fransız taşkınlıklarını daha çok arttırmıştı. Nitekim sokaklarda kadınların zorla yüzleri açılıyor, çarşafları yırtılıyor ve yalnız rastlanan Türkler öldürülüyordu. Yaşanan bu olaylar bölge halkını giderek direniş için daha da cesaretlendirmekteydi. Nitekim Fransız askerlerin saldırısına uğrayan bir kadını korumak isteyen bir çocuğun süngülenmesi sonrasında dükkânlar kapatılarak protestolar artmış ve Fransızlara açıkça düşmanlık gösterilmeye başlanmıştı.

    Haksız işgallerle, Müdafaa-i Hukuk Teşkilatı Genel Merkezi yakından ilgilenmekte, kendi teşkilatını ve milleti uyarmakta idi. Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal de bir yayın ile Fransızların bütün kurullar ve millet tarafından protesto edilmesini önemle bildiriyor ve şöyle diyordu: “Mütareke maddelerine esasen aykırı olarak İngilizler tarafından işgal olunan Antep ve Maraş dolaylarının, Fransızlara devredilmesi asla uygun olamaz. Hükümet, halkın hukukunu ayaklar altına alan bu işgali, muhtelif hükümetler nezdinde protesto etmekle beraber, Türk Hükümeti vatanın en küçük parçasının bile ayrılamayacağını, büyük mitingler yapmak suretiyle cihana ilan etmelidir. Müdafaa-i Hukuk Heyeti ve belediye başkanları tarafından protesto edilmesi ve bu haksızlığın düzeltilmesi istenmelidir”.  Bunun üzerine 10 Kasım 1919’da şehirde olaylar çıkmıştır. Antep halkı bir miting düzenleyerek işgali protesto etmiştir ve işgalcilere karşı teşkilatlanmalar başlamıştır.

    Bölgede yaşanılan olaylar ve teşkilatlanmalar hakkında sık sık Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal’e bilgi verilmiştir. Önce “Cemiyet-i İslamiye” adı altında bir cemiyet kurulmuştu. Bu teşkilat, Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal’in direktifinden sonra Kuvayımilliye’yi kuracak olan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adını almıştır. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kuruluşu ile şehirde Fransızlara karşı bir direniş başlatılmış ve  1 Nisan 1920’de Fransızlara karşı Antep halkı ayaklanarak Fransız kuşatmasına karşı kahramanca mücadele etmiştir.  Bu kuşatmadan bir sonuç alamayan Fransızlar ilave kuvvetler alarak 21 Kasım 1920’de ikinci kuşatmayı başlatmıştır.

    Çok üstün düşman kuvvetlerine karşı Antep halkının direnişi Anadolu’da dikkatle takip ediliyordu. Fransızlara meydan okuyan bu direniş üzerine Büyük Millet Meclisi 6 Şubat 1921’de aldığı bir kararla Antep’in ismini Gaziantep olarak değiştirmiştir. 6- 7 Şubat 1921 gecesi, Fransız kuşatması altındaki, Antep gazileri, bir çıkış taarruzu yapma kararı almışlardı. Harekâtın ilk aşaması başarılı olmuş ancak Fransız kuvvetleri toparlanarak açılan yolu kapatmışlardı.  Bu durum üzerine Gaziantep halkı, 2. Kolordudan iaşe yardımı ile silah ve cephane istemiştir. Ancak buna imkân olmadığı şehri savunan halkın çıkış harekâtı yapabileceği bildirilmiştir. Şehrin dışarı ile bağlantısını kesen ve halkı aç susuz bırakan Fransızlar 8 Şubat 1921’de Gaziantep’i ele geçirmişlerdir. Uzun süre Fransız ve Ermenilere karşı direnen Gaziantep halkı teslim olmak zorunda kalmıştır.  Bunun üzerine Fransızlar şehrin önemli yerlerini ele geçirmişlerdir. 20 Ekim 1921 tarihinde Fransızlarla yapılan Ankara Antlaşması üzerine Gaziantep, 25 Aralık 1921 tarihinde düşman işgalinden kurtulmuştur.

    Bölgede yaptıkları haksız işgalleri Mütareke’nin 7.maddesine dayandırarak gerçekleştiren İngiliz, Fransız ve beraberindeki Ermeniler hiç ummadıkları direnişlerle karşılaşmış ve başta Mustafa Kemal Paşa’nın direktifleri olmak üzere bir araya gelen halk düşmanı geldiklerine pişman etmiştir.

    Adana ve çevresindeki işgaller de yine Mondros Mütarekesi’nin 7.maddesine dayandırılarak yapılmış ve 16-21 Aralık 1918’de Fransızlar ve Ermeni gönüllüleri, Yarbay Remieu kumandasında Adana’ya girmişlerdir. Bölgede Fransız işgaline karşı koyacak askeri birlik olmadığından istedikleri gibi hareket ediyorlardı. Bu topraklara haksız olarak yerleşen yabancı kuvvetlere silahla karşı koymak için çalışmalara başlanmıştı. Bu amaçla milli hareketlerin uyanmasında büyük katkısı olan Tekelioğlu Sinan Bey,  Mustafa Kemal Paşa’ya bir rapor göndermiş ve çalışmalarından ötürü Mustafa Kemal Paşa kendisini Adana bölgesinde Kuvayımilliye’nin teşkiline memur etmiştir. Fransız kuvvetleri 11 Aralık 1918’de Dörtyol’u, 17 Aralık 1918’de Mersin’i, 19 Aralık 1918’de Tarsus’u ve 21 Aralık 1918 tarihinde de Adana’yı işgal ettiler. İşgalin başlaması ile birlikte Adana ve havalisindeki halkın bir kısmı bölgenin kuzeyine doğru Anadolu’ya göçe başlamıştır. İşgali takiben Fransız yetkilileri, isteklerini yerine getirmeyen mahalli ve mülki idare amirlerini görevden almış yerine Fransız ve Ermeni idarecileri atamıştır. Fransızların Adana ve civarını sömürgeleştirmek için başlattıkları işgal üzerine bölge halkı olayı protesto etmiştir. Fransız idareci ve askeri yetkililerin Ermeni komitecilerine alet olması, Ermenilere cesaret vermiş ve olayların tırmanmasına sebep olmuştur. Fransız işgalinden sonra bölgeye yoğun bir Ermeni göçü başlamış ve Ermeni idaresi kurulması yönünde faaliyetlere başlamışlardır.

    Fransız ve Ermenilerin yağmalama ve saldırı hareketlerine karşı bölgede teşkilatlanma başlamıştır. Çukurova’da ilk olarak Karaisalı’da teşkilat kurulmuş ve çete savaşı ile Fransızlara karşı mücadele başlatılmıştır. Kilikyalılar Cemiyeti de Fransızlara karşı mücadeleye destek vermiştir. Bu mücadeleyi yönlendirmek ve yönetmek üzere bölgeye askeri yetkililer gönderilmiştir. Bunun sonucu başarılı mücadeleler verilmiştir. Bu çatışmalar sonucu Fransızlar önce 20 günlük geçici bir ateşkes talebinde bulunmuşlardır. 28 Mayıs 1920’de 20 günlük ateşkes anlaşmasının imzalanması ile milli kuvvetleri düzenlemek, Fransız yetkililerine milli davayı anlatmak, Büyük Millet Meclisi’nin, Türkiye’nin geleceği üzerinde söz söyleyecek tek ve gerçek makam olduğunu göstermek fırsatı da elde edilmiş oldu. Bu olay askeri yönden olduğu kadar, siyasi yönden de oldukça önemlidir.  Çünkü İtilaf devletlerinden biri olan Fransa, İstanbul Hükümeti’ni bir tarafa bırakıp, henüz resmen tanımadığı Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile görüşme yapmış ve ateşkes anlaşması imzalamıştır.

    Ancak Fransızların Mütareke hükümlerine ne kadar bağlı kalacakları belli değildi. Çünkü onların şimdiye kadar oluşan davranışlarında daima bir samimiyetsizlik hâkim olmuştu. Nitekim öyle de oldu Adana’daki Fransız işgal komutanı, mütarekenin imzalanmasından bir gün sonra bir beyanname yayımlayarak, Adana’da Türk çetelerinin gizlenmiş olduğunu, bunların teslim edilmesini, aksi takdirde bunların gizlenmiş olduğu yerlerin topa tutulacağını açıkladı. Yine mütarekenin imzalanmasından sonra Ermenilerin taşkınlıkları artarak devam etmiş ve birçok vatandaş hayatını kaybetmişti. Hatta bu olayların hemen ertesinde Mustafa Kemal Paşa 12. ve 13. Kolordulara ve bazı kişilere gönderdiği bir şifrede, Fransızların mütarekeden sonra da birçok Türk’ü tutuklamak, Müslüman halkı Ermenilere öldürtmek, Fransız esirleri sayısı kadar Türk tutuklusunu bırakmamak suretiyle mütareke hükümlerine saygı göstermediklerini bildirmiş, onların bu mütarekeyi imzalamaktaki maksatlarının sadece esirlerini kurtarmak ve ondan sonra yapacakları taarruzun hazırlıklarını tamamlamak olduğu şeklinde yorumlanmıştı.

    Bu yüzden Mustafa Kemal Paşa bu tarihten itibaren hiçbir Fransız esirinin serbest bırakılmamasını ve çatışmaların yeniden başlayacağını ilgililere bildirmişti. Bu durum çok uzun sürmemiş Fransızlar, İngiltere’nin baskıları karşısında daha anlaşmanın birinci haftasında Karadeniz Ereğli’sine asker çıkarmakla ateşkesi bozmuştur.  Bu sırada Ermeniler Kilikya’da bağımsızlık ilan edip, Mustafa Kemal’e bir nota gönderip, yörenin boşaltılmasını istediler. Anlaşmanın bozulmasıyla da Ermeniler Adana’nın çeşitli semt ve köylerinde Türklere saldırmaya başladılar. Fransızlar bu olaylar üzerine 4 Temmuz 1920’de şehirde sıkıyönetim ilan ettiler.

    10 Temmuz 1920’de Adana’da “Kaçkaç” olayı yaşandı. Fransızlar Türkleri şehirden göçe zorlamak amacıyla, Türk mahallelerini hedef alan ateş sonucu, bütün Adanalılar silah sesleri arasında evlerini ve işlerini bırakarak, göçe başladılar. Ermeniler Adana’da Ermeni Devleti kurmak düşüncesiyle, Türkleri şehirden göçe zorlamak hususunda Fransız komutan Bremond’u teşvik ediyorlardı. Kaçkaç olayı Adanalıları gerçekten sarsmıştı. Bu olay Fransızlar için de kötü bir puandı. Türkler kaçmışlardı, ancak bunun intikamını almak için hazırlanıyorlardı. Onlar sadece canlarını kurtarmak için kaçmamışlardı. Toroslarda milli orduya dâhil olarak Adana’nın kurtuluşu için savaşmak amacıyla kaçmışlardı. Fransızlar bu durumun Türk milli kuvvetlerini güçlendireceği endişesiyle halkı göçe zorlamaktan vazgeçmiştir. Fransızlarla Yüreğir ovasında çarpışmalar meydana gelmiştir. Adana şehrinin tahıl ambarı olan Yüreğir ovasının aynı zamanda Karataş iskelesine etkisi dolayısıyla işgal kuvvetleri, milli kuvvetlerin bu bölgeye geçmesini önlemeye çalışıyordu. Milli kuvvetler 26 Haziran 1920’de Karataş’ı ele geçirmişlerse de çarpışmalardan sonra Seyhan ırmağının batısına geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu arada Türk kuvvetleri 20-21 Haziran 1920 tarihinde Kozan’ı geri almışlardır. Ermenilerin elinde bulunan Saimbeyli 15-16 Ekim 1920’de çetin bir mücadeleden sonra teslim alınmıştır. Mustafa Kemal Paşa ve Fevzi Çakmak Paşa 5 Ağustos 1920 tarihinde cepheleri ziyaret etmek amacıyla Pozantı’ya gelmiştir. Pozantı, Adana il merkezi haline getirilmiş, böylece Güney cephesindeki Kuvayımilliye’nin merkezi de burası olmuştur. 8 Ekim 1920’de Pozantı Kongresi yapılmış ve başarının sağlanması için birtakım kararlar alınmıştır. Anadolu’da tutunamayacağını anlayan Fransa ise Türkiye ile barışın kendi lehine olacağını düşünerek anlaşma yolunu seçmiştir. 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması üzerine 3 Kasım 1921 tarihinde alınan bir kararla İşgal ve Boşaltma Komisyonu kurulmuştur. Türk kuvvetleri, 1 Aralık 1921 tarihinde Adana’nın hükümet meydanında Fransız bayrağını indirerek yerine Türk bayrağı çekmişlerdir. Böylece 5 Ocak 1922 tarihinde Adana Fransız işgalinden kurtulmuştur.

    Fransızların Güney ve Güneydoğu Anadolu’da Türklere karşı sürdürdükleri savaş kendi iç politikalarında tenkit edilmeye başlanmıştı. Fransız kamuoyu savaştan usanmıştı. Bir an önce asker ve para israfının durmasını istiyordu. Diğer taraftan Fransa Güneydoğu Anadolu’daki Türk direnişinin Kuzey Afrika’daki sömürgelerine sıçrama endişesini taşıyordu. Bu sebeplerle Fransa Türklerle uzlaşmanın kendi çıkarlarına daha uygun olacağını düşünüyordu. Türk ordusu Sakarya’da büyük bir zafer kazanmıştı. Yunanlıların, Sakarya’dan püskürtülmesi, Türkiye’nin yurt dışındaki durumunun güçlenmesine yol açmıştı. Diğer taraftan Fransa, Anadolu’daki duruma İngilizlerden daha gerçekçi bir gözle bakıyor ve müttefiklerin Türkiye’ye insafsızca bir barışı zorla kabul ettiremeyeceklerini anlamış bulunuyordu. Fransız Başbakanı Briand, Fransız meclisinde yaptığı konuşmasında, Türklerin Sevr Antlaşması’nın aşırılıkları sebebi ile birden bomba gibi kendilerini milliyetçiliğe attığını belirtiyor ve şöyle diyordu: “Fransa’da buna, Fransız işlerinde olursa, vatanperverlik denir. Başka yerde ise kaynağı aynı olsa da, çoğunlukla fanatizm denir. Gerçekte ise vatanperver olduklarını savunan bu fanatik Türklerin bir kısmı aşırı, fakat diğerlerinin saygıdeğer istekleri vardır ve bu sonuncular, vatanlarının milli bağımsızlığı gibi çok doğru bir histen doğduğu için gerçekten saygı ile karşılanmalıdır”. Fransa bu yaklaşımı doğrultusunda, tecrübeli politikacısı Franklin Bouillion’u Türk yetkilileri ile görüşme yapmak üzere, 9 Haziran 1921’de Ankara’ya gönderdi. 13 Haziran’da gerçekleşen ilk resmi görüşme sonrasında Mustafa Kemal Paşa’nın ısrarı ile Misak-ı Milli çerçevesinde bir anlaşma zemini oluşturulmuş ve görüşmeler sonunda 20 Ekim 1921 tarihinde Ankara Antlaşması imzalanmıştır.

    Ankara Antlaşması ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti büyük bir siyasi zafer kazanmış oluyordu. Çünkü bu antlaşma ile Türklere karşı kurulmuş olan ortak cephe yıkılmaya başlıyor ve Türkiye’nin savaş içinde olduğu devletlerden birisi Ankara Hükümeti’ni resmen tanımış oluyordu. Böylece bölgede mücadele sona erdiği için buradaki birliklerin Batı cephesine kaydırılması imkânı doğmuştur.

    Turgay MURAT

    KAYNAKÇA

    AKBIYIK, Yaşar, Milli Mücadelede Güney Cephesi, Maraş, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 1999.

    AYBARS, Ergün, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi I, İzmir, 1984

    DOĞAN, Orhan, “Milli Mücadele Döneminde Maraş’ta Müdafaa-i Hukuk Örgütlenmesi ve Kuva-yı Milliye’nin Kuruluş ve Faaliyetleri”, Milli Mücadele’de Güney Bölgesi Sempozyumu, (25-27 Aralık 2013, Gaziantep), Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara,2015.

    HATİPOĞLU, Süleyman, “Milli Mücadele’de Suriye İtilafnamesi’nin Yeri”, Milli Mücadele’de Güney Bölgesi Sempozyumu,(25-27 Aralık 2013,Gaziantep), Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara,2015.

    HATİPOĞLU, Süleyman, Fransa’nın Çukurova’yı İşgali ve Pozantı Kongresi, Kültür Bakanlığı Yayınları:1023, Ankara, 1989.

    KÖSTÜKLÜ, Nuri, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi I, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2012

    ÖZÇELİK, İsmail, Milli Mücadele’de Anadolu Basınında Güney Cephesi (Adana, Antep, Maraş, Urfa) (1919-1921), Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2005.

    TANSEL, Selahattin, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, C. III, İstanbul, 1991.

    TÜRK İSTİKLAL HARBİ, IV. Cilt, Güney Cephesi, (15 Mayıs 1919 – 20 Ekim 1921), Genel Kurmay Başkanlığı Harp Dairesi Resmi Yayınları, Ankara, 1966.

    ÜNER, Mehmet Emin, “Urfa’nın Kurtuluşunda Aşiretlerin Rolü”, Milli Mücadele’de Güney Bölgesi Sempozyumu, (25-27 Aralık 2013, Gaziantep), Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2015.


    Yazı kaynağı : ataturkansiklopedisi.gov.tr

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap