Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    fırat suyu kan akıyor baksana özet

    1 ziyaretçi

    fırat suyu kan akıyor baksana özet Ne90'dan bulabilirsiniz

    Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana

    Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana - Yaşar Kemal Kitap özeti, konusu ve incelemesi

    Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana - Yaşar Kemal Kitap özeti, konusu ve incelemesi

    Kitap Künyesi

    Yazar: Yaşar Kemal

    Editör: Tamer Erdoğan

    Tasarımcı: Yeşim Balaban

    Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları

    İSBN: 9789750807060

    Sayfa Sayısı: 318

    Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti

    Bir Ada Hikayesi dörtlüsü, savaşlardan, kırımlardan, sürgünlerden arta kalan insanların, Yunanistan’a gönderilen Rumların boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alır. Umut romanın baş kahramanıdır.

    Lozan’da alınan mübadele kararıyla, Rumlar Yunanistan’a gönderilmiş ve savaşlarda yerini yurdunu yitirmiş insanların Ege’deki bu adaya yerleştirilmelerine karar verilmiştir. Adanın kaderi  Poyraz Musa’nın gelişiyle değişir. Adaya sığınan çeşitli kökenlerden insanlar, Poyraz Musa’nın desteğiyle yaşadıkları bütün acılara karşın umudu ayakta tutarak yeni bir yaşamın filizlerini yeşertirler.

    Yaşar Kemal çağdaş dünyanın en büyük anlatıcılarından biridir. Onu okumak yaşamın kendisini anlamaktır. O, korkusuz bir kahraman gibi yazıyor.”

    John Berger

    Yaşar Kemal Homeros'tan bu yana gelen en eski geleneksel anlatıcıdır. Başka bir sesi olmayan halkın sesidir.”

    Elia Kazan

    “Yitirdiğimiz anlatım geleneğini ne mutlu ki Yaşar Kemal bulmuş. Tarihi ve politikayı altüst ederek yirmibeş - otuz yüzyıl sonra Yunanlı ozan (Homeros) susmuş ve söz sırası Troyalı ozana (Yaşar Kemal) geçmiş.”

    Robert Kanters

    “Ne zaman çağdaş bir romancı örneği vermem istense, aklıma ilk gelen isim Yaşar Kemal olmuştur.”

    Raymond Williams 

    Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana Alıntıları - Sözleri

    Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana İncelemesi - Şahsi Yorumlar

    Tüm kitapsever dostlarımıza mutlu akşamlar keyifli okumalar dilerim. Kalemi ile çok geç tanıştığım, ama sonrasında da bir türlü de kopamadığım bir yazarın dört kitabından oluşan Bir Ada Hikayesi serisinin ilk kitabının paylaşımı ile geldim. Kitabın arka kapağında John Berger şöyle diyor: "Yaşar Kemal çağdaş dünyanın en büyük anlatıcılarından biridir. Onu okumak yaşamın kendisini anlamaktır. O, korkusuz bir kahraman gibi yazıyor." Yaşar Kemal'in edebiyatı bir cümle ile ancak bu kadar güzel anlatılınabilir. Okuduğum her kitabında beni derinden sarsıyor. Gelelim kitabımıza. Yine yazarın muhteşem, akıcı, sürükleyici, heyecanlı, merak uyandırıcı anlatımı ile karşılaştım. Karakter ve çevre betimlemeleri o kadar detaylıydı ki sanki o insanları tanıdım, o ortamı yaşadım. Kitapta çok fazla duyguyu da birarada yaşatıyor yazar. Kahramanlar ile birlikte sevinip, heyecanlanıp, korkuyu yaşıyoruz. Özellikle savaş anılarının canlandığı sahnelerin yaşattığı duyguları anlatacak kelime bulamıyorum. Savaşın kötülüğün bu kadar ustalıkla anlatıldığı bir kitap daha önce okumamıştım. Mübadele kararı ile Balkanlar'da yaşayan soydaşlarımız ile bizim sınırlarımızda kalan Rum vatandaşlar karşılıklı olarak yer değiştirirler. Karıncalı Ada bu mübadele nedeniyle boşaltılır. Vasili isimli Sarıkamış ve Çanakkale gazisi yarı deli ama çok akıllı bir Rum dışında adada kimse kalmaz. Vasili 3000 yıllık topraklarına ilk gelen kişiyi öldürmek için yeminlidir. Poyraz Musa adaya gelir, beğenir ve yerleşir. Vasili ile köşe kapmaca oynarlar uzun süre. Adaya yerleşmek için gelip giden her bir karakter, kasabadaki kaymakam, mal müdürü, tapu müdürü, nüfus müdürü, Kaptan Kadri, yaşlı kadın Vena, Doktor, hançerli çavuş ve diğerleri... Her birinin yaşam öyküsü, savaş geçmişi ve Abbas... Okunmaya değer. Ben okudum çok sevdim. Serinin devamını da en kısa zamanda okuyacağım. Sizlere de tavsiye ederim. (Aysun)

    Bayılarak okuduğum,bitmesin diye yavaştan aldığım bir eserdi kendisi.Aynı zamanda serinin ilk kitabıdır. İnce Memed serisinin bu kadar bilinip bu serinin pek bilinmemesi de beni çok üzdü.Umarım bir gün hak ettiği değeri görür deyip eserin konusuna geçiyorum. Kitapta, I.Dünya Savaşı bitmiş ancak yaraları hala kanamaya devam etmektedir.Yaşar Kemal işte burada hayali bir Karınca Adası'ndan söz eder.Aslında bir Rum adasıdır burası.Ve ada sakinleri mübadele yüzünden Yunanistan'a göçmek zorunda bırakılmışlardır. Roman,baş kahramanımız olan Poyraz Musa'nın bu kimsesiz,ıssız adaya yerleşmek istemesiyle başlar.Ve zamanla, savaştan bir şekilde etkilenmiş insanlar da buraya gelmeye başlayacaktır. Beni derinden etkileyen bir kitaptı bu . Gerek konusuyla gerek tasvirleriyle çok çok beğendim. Çok isterim okumanızı. (Berika Okur)

    #fıratsuyukanakıyorbaksana tarihi roman kategorisine giren #biradahikayesi serisinin 1. kitabı Rumların mübadele sonrası terkettiği Karınca Adası’nda geçiyor hikaye. Aslında Karınca Adası diye bir adamız yok, o yüzden adada yaşıyormuşçasına okuduğumuz gerçekçi tasvirlerin hangi doğa harikası adaya ait olduğunu bilemiyoruz. Ama Çanakkale Savaşı’nda yaralıların taşınmasından dolayı Marmara adalarından birinden bahsedildiğini anlıyoruz. Olay örgüsü zengin, tasvirler okuyucuyu adaya alıp götürüyor, konu dramatik. Daha önce Yaşar Kemal’in “Çakırcalı Efe” ile “Ağrı Dağı Efsanesi” kitaplarını okumuş, sevmeyince bir daha #YaşarKemal okumam diye düşünmüştüm. Fakat kıymetlimiz zlivaneli ölmeden önce okunması gereken üç kitap önerisinden biri olarak bu seriyi söyleyince, aklım çelindi ve Yaşar Kemal’in bu kadar çok sevilmesinin sebebini şimdi anladım. Devam kitaplarının da bu kadar güzel olması temennilerimle, birlikte okuduğum arkadaşlarıma da teşekkür ediyorum. Konusu (Spoiler): İnsanlar yeni yaptıkları evlerden, özenle büyüttükleri ağaçlarından, bahçelerinden ayrılmak zorunda bırakılıyorlar. Nereye gidecekler, ne iş yapacaklar belli değil. Üstelik Yunan, Türkleştikleri için Rum olmalarına rağmen istemiyor onları, Yunanistan’dan gelen Türkler de kendilerini Yunanistan’a ait hissediyor. Yerinden edilen hiçkimse bu değiş tokuştan memnun değil. Üstelik aileler arasında çocuklarını Çanakkale Savaşı’nda ya da Sarıkamış’ta askerdeyken kaybetmiş olanlar da var. Dolayısıyla vatana seve seve hizmet eden bu insanlar haksızlığa uğradıkları inancında. Bir de bu durumdan yararlanmaya çalışan aç gözlü insanlar da var. Mübadele haberini alır almaz yağmaya koşuyorlar adaya. Mübadele sonrası da rüşvetle evler, eşyalar gelenlere satılıyor, yeni nüfus cüzdanları çıkartılıyor. Bu tip üçkağıtçılardan çıkar sağlayanlar da gözlerini kulaklarını başkalarına kapatıyor; “Üzümünü ye bağını sorma” misali. Kahramanlarımızdan biri; Vasili, Rum kökenli, Enver Paşa yüzünden Sarıkamış’ta donan askerlerle oluşan “insan ormanları” içinden sağ kurtulmayı başarmış. Onun geçmişe dönüşleriyle Sarıkamış’a gidiyoruz. Bir diğer kahraman Poyraz Musa, asıl adı Abbas, o da Çerkes kökenli, o da şeref madalyalı bir asker, Sarıkamış’ta bulunmuş, Urfa’da Bedevilerle kanlı çatışmalar yaşamış. Onun zamanda geriye dönüşleriyle de yüzlerce insanın Fırat’a atıldığı, Yezidi soykırımını okuyor, Yezidilerin farklı kültür ve inançlarını da öğreniyoruz. (Ruhan İlhan)

    Kitabın Yazarı Yaşar Kemal Kimdir?

    Yaşar Kemal (d. Kemal Sadık Gökçeli,] 1923; Gökçedam, Osmaniye), Kürt asıllı Türk romancı, senaryo ve öykü yazarı. Türk edebiyatının en önde gelen kalemlerinden biridir. İlk öykü kitabı Sarı Sıcak'ta da yer alan Bebek öyküsü ile ilk romanı İnce Memed, Cumhuriyet'te tefrika edildi. İnce Memed, yaklaşık kırk dile çevrilerek yayımlandı ve kitaplarının yurtdışındaki baskısı yüz kırktan fazladır.

    Yaşar Kemal pek çok yapıtında Anadolu'nun efsane ve masallarından yararlanmıştır. PEN Yazarlar Derneği üyesidir. Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday gösterilen ilk Türk yazardır.

    Çocukluğu

    Yaşar Kemal, Nigâr Hanım ile çiftçi Sadık Efendi'nin oğlu olarak aslen Van-Erciş yolu üzerinde ve Van Gölü'ne yakın Muradiye ilçesine bağlı Ernis (bugün Ünseli) köyünden olan bir aileden dünyaya geldi. Kendi anlatımına göre bir Türkmen köyünde tek Kürt ailenin çocuğu olarak doğup büyüyen Yaşar Kemal, evde sadece Kürtçe köyde ise Türkçe konuşurdu. Ailesi, Birinci Dünya Savaşı'ndan dolayı Adana'nın Osmaniye ilçesine bağlı Hemite (bugün Gökçedam) köyüne yerleşti. Beş yaşındayken, babasının camide öldürülüşüne tanık oldu. Orta okul döneminde çeşitli işlerde çalıştı. Kuzucuoğlu Pamuk Üretme Çiftliği'nde ırgat kâtipliği (1941), Adana Halkevi Ramazanoğlu kitaplığında memurluk (1942), Zirai Mücadele'de ırgatbaşlığı, daha sonra Kadirli'nin Bahçe köyünde öğretmen vekilliği (1941-42), pamuk tarlalarında, batozlarda ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı.

    Sanat hayatı

    1978 yılındaki yaptığı bir söyleşide sanat çalışmalarına ilkokula başlamadan önce şiirle işe koyulduğunu ve okula başladığında "yaşlı halk şairleriyle çakıştığını" anımsadığını belirtti. İlkokulun son sınıfındayken arkadaşı Aşık Mecit, çok iyi saz çalarken kendisi annesinden ötürü sazı "berbat" çalmaktaydı. Bunun nedenini şu sözlerle dile getirdi:

    "Benim saz çalamamamın sebebi var, anam aşık olacağım da diyar diyar dolaşacağım diye saza, aşıklığa düşman olmuştu. Onun tek çocuğuydum ve gözünden ayırmıyordu beni. Okulda, düğünlerde bayramlarda beni hep Aşık Mecitle çakıştırırlardı. Aşık Mecitle Kadirlide bir kahvede bir gece sabaha kadar çakıştığımı şimdi iyice anımsıyorum."

    Ortaokuldan ayrıldıktan sonra folklor derlemelerine başladı ve 1940-1941 yılları arasında Çukurovadan ile Toroslardan derlediği ağıtları içeren ilk kitabı olan Ağıtlar, Adana Halkevi tarafından 1943 yılında yayınladı. 1944 yılında ilk hikâyesi Pis Hikâye'yi yayınladı. Bunu, Kayseri'de askerlik yaparken yazmıştı. Bebek, Dükkâncı, Memet ile Memet öyküleri 1950'lerde yayımlandı.

    Kemal Sadık Göğceli adı ile çeşitli yayımlarda yazarken Yaşar Kemal adını Cumhuriyet gazetesine girince kullanmaya başladı. 1952 yılında yayımlanan ilk öykü kitabı olan Sarı Sıcak'ta da yer alan Bebek öyküsü burada tefrika edildi.

    1947'de İnce Memed'i yazdı fakat yarım bıraktı ve 1953-54’te bitirdi. Romanı yazma nedeni eşkiya olan ve dağda vurulan amcasının oğlunun vurulması olduğunu 1987 yılındaki bir söyleşisinde belirtti. Ayrıca aynı söyleşide, çocukluğunun eşkiyalığın içinde geçtiğini, dayısının "en büyük" eşkiyalardan biri olduğunu, o çevrede 1936'lara kadar beş yüze yakın eşkiya bulunduğunu ve bunlardan birinin de Kurtuluş Savaşı'nda Kadirli'yi ilk örgütleyenlerden olan Karamüftüoğlu ailesinden ünlü Remzi Bey olduğunu söyledi. Remzi Bey'in kendisine, ilk İnce Memed hikayesinde "Çakırdikeni" diye yer alan diken hikâyesini anlattı ve Yaşar Kemal'le "eşkıyalığın felsefesini" yaptı.

    Yaşar Kemal'in dünyada ilk kez yayımlanan seri, Bebek öyküsüdür ve önce Fransızcaya, sonra İngilizceye, İtalyancaya, Rusçaya, Romenceye ve diğer dillere çevrildi.

    Siyaset

    17 yaşından bu yana sosyalist politikanın içindedir. 1961 Anayasası'ndan sonra kurulan Türkiye İşçi Partisi'ne 1962'de katıldı. Emekçi sınıfının tamamen yönetime gelmesini isteyen Kemal, TİP'te sekiz yıl çalıştı ve yöneticilerden biriydi. 1987'deki bir söyleşisinde Türkiye'de bir Marksist partiye ihtiyaç olduğunu belirtmiştir. Aynı söyleşideki "Nasıl bir sol modelden yanasınız?" sorusuna, şu cevabı vermiştir:

    "Her ülke sosyalist modelini kendisi kurar. Sovyetlerin 70 yıldır yaşama geçmiş modelini kabul edemeyiz. Yüzde yüz bağımsızlıktır sosyalizm. Kişi bağımsızlığı, ülke bağımsızlığı, politik bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık, özellikle de kültürel bağımsızlık... Sosyalizmin başka bir anlamı yok benim için. Bu çağa gelinceye kadar kültürler birbirlerini beslemişlerdir, yok etmemişlerdir. Oysa çağımızda, kültürler kültürleri yok etmek için, bilinçli olarak kullanılmışlardır, emperyalistler tarafından. Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile yok olmasını, dünya için büyük bir kayıp sayarım."

    TİP'ten ayrılan yazar, nedenini partinin niteliğini yitirmesine, bürokratların eline geçmesine ve emekçilerden kopmasına bağladı. Sovyetler Birliği çökmesinin, sosyalizmin de çökmesi değil, tam tersine dünya sosyalizminin zaferi olduğunu 1993'teki bir söyleşisinde dile getirmiştir.

    Temalar

    « Halka kim zulmediyorsa, etmişse, halkı kim eziyor, ezmişse, onu kim sömürmüş, sömürüyorsa, feodalite mi, burjuvazi mi... Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım. [...] Ben etle kemik nasıl biribirinden ayrılmazsa, sanatımın halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum. »

    Yaşar Kemal'im edebi çalışmalarında halka dönük bir düşünce hakim oldu ve bunu, bir yerde politik düşünce ile birleştirerek yürüttü. Yapıtlarıda halk şiirinde, epopelerde olduğu gibi insan değerlerinden kopmamaya çalıştı. Yaşar Kemal, siyasi görüşü ile sanatının paralel olduğunu, "halk ve doğa"ya inandığını, sanatının proletaryanın çıkarlarının emrinde olduğunu dile getirmiştir.

    Yaşar Kemal Kitapları - Eserleri

    Yaşar Kemal Alıntıları - Sözleri

    Yazı kaynağı : www.mardinlife.com

    Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana / Bir Ada Hikayesi 1 - Yaşar Kemal - insanokur

    fırat_suyu_kan_akıyor_baksana(*) Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana Yaşar Kemal’in tarihi romanlarındandır. Eser ilk olarak 1997 yılında Adam yayınları tarafından basılmıştır. Bir Ada Hikayesi üçlemesinin ilk kitabıdır.
    Yaşar Kemal bu eserinde I. Dünya Savaşı’nın ardından Anadolu halkının çilesini konu alır. Romanın kahramanı Poyraz Musa adında şeref madalyalı bir savaş gazisidir. Savaştan sonra gittiği köyünde kimseleri bulamaz ve Ege’de Kaz Dağı’nı gören Karınca Adası’dan bir ev ve değirmen alarak yerleşir. Bir yandan da savaşta peşine takılan kanlılarından kaçmakta olduğu için ismini Poyraz Musa yapmıştır. Adaya ilk gelen olan Poyraz Musa burada mübadele ile gitmemiş Rum Vasili’yi bulur. Başlarda kimse adaya gelmez. Fakat zamanla kasaba Anadolu’daki savaştan kaçmış, yoksulluktan bitap düşmüş insanlarla dolunca, bunların bir kısmı adaya iskan edilmeye başlar. Eserde önemli bazı karakterler Poyraz Musa, Nişancı Veli, Vasili ve Dengbej Uso’dur. Roman ismini ortadoğuda yaşayan ve büyük kıyıma uğratılan Yezidiler’in cesetlerinin atılması ile kan akan Fırat Nehri’nin görüntüsünden alır.
    Yazar, Poyraz Musa ve diğer kahramanlar etrafında savaşın yıkıcılığını, mübadelenin hüznünü, yüzlerce binlerce yıldır beraber yaşayan halkların kardeşliklerini, kültürlerinin çeşitliliğini, güzelliğini ve uyumunu konu alır.
    (*) http://tr.wikipedia.org/

    Bir Ada Hikayesi dörtlüsü, savaşlardan, kırımlardan, sürgünlerden arta kalan insanların, Yunanistan?a gönderilen Rumların boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alır. Umut romanın baş kahramanıdır.
    Lozan?da alınan mübadele kararıyla, Rumlar Yunanistan’a gönderilmiş ve savaşlarda yerini yurdunu yitirmiş insanların Ege?deki bu adaya yerleştirilmesine karar verilmiştir. Adanın kaderi Poyraz Musa?nın gelişiyle değişir. Adaya sığınan çeşitli kökenlerden insanlar, Poyraz Musa?nın desteğiyle yaşadıkları bütün acılara karşın umudu ayakta tutarak yeni bir yaşamın filizlerini yeşertirler.
    Tanıtım Yazısı

    “Yaşar Kemal çağdaş dünyanın en büyük anlatıcılarından biridir. Onu okumak yaşamın kendisini anlamaktır. O, korkusuz bir kahraman gibi yazıyor.”
    John Berger

    “Yaşar Kemal Homeros’tan bu yana gelen en eski geleneksel anlatıcıdır. Başka bir sesi olmayan halkın sesidir.”
    Elia Kazan

    “Yitirdiğimiz anlatım geleneğini ne mutlu ki Yaşar Kemal bulmuş. Tarihi ve politikayı altüst ederek yirmi beş otuz yüzyıl sonra Yunanlı ozan (Homeros) susmuş ve söz sırası Truvalı ozana (Yaşar Kemal) geçmiş.”
    Robert Kanters

    “Ne zaman çağdaş bir romancı örneği vermem istense, aklıma ilk gelen isim Yaşar Kemal olmuştur.”
    Raymond Williams

    Kitabın Künyesi
    Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana
    Bir Ada Hikayesi 1
    Yaşar Kemal
    Yapı Kredi Yayınları / Edebiyat Dizisi
    Basım Yılı: 2004
    318 sayfa

    Kitaptan Bir Bölüm

    Dağ denize yürüdü
    Tanyerleri ışıdı ışıyacaktı. Deniz sütlimandı, apaktı. Küreklerin şıpırtısından başka ses yoktu. Martılar daha uyanmamıştı. Gün doğmadan önceleri, dtünya dümdüzken, deniz işte böyle sonsuz bir aklığa keser.

    Poyraz Musa dün akşamdan bu yana hemen hemen hiç soluk almadan, ince, telaşsız bir uyumla kürek çekiyordu. Kimi zaman belli belirsiz bir yel esiyor, sonra yitiveriyordu. Delikanlının ter kokusuna küreklerden gelen deniz kokusu karışıyordu. Yorulmuştu ya aldırmıyordu. Denizin de apak kesildiğini görünce avuçlarının acıdığını, yorgunluğunu, her şeyi unuttu. Seher yeliyle birlikte içine, onu alıp uçuran bir sevinç geldi oturdu. Akşamdan beri sanki kürek çekmiyormuşcasına birden canlandı, küreklere asıldı, altındaki kayık uçuyordu. Deniz daha sütb.eyazdı. Kayık, kürekler, gökyüzü, yıldızlar da apaktı. Poyraz Musa da tepeden tırnağa apaktı.

    Karşı dağların ardı aydınlanınca deniz menevişledi. Denizin üstünde çok mor, çok turuncu, çok yeşil, çok sarı, çok kırmızı ışıklar kaynaşmağa başladı. Poyraz Musa, başını kaldırıp karşıya bakınca az ilerdeki adayı gördü, hızını kesti, kayığı durdurdu, ayağa kalktı, kollarını açtı, derin bir soluk aldı, kayık sağa sola hafiften sallanıyordu. Bir tansıkla karşı karşıyaydı. Ada pespembe bir ışığa batmıştı. Pembe ışık denize yansımış inceden dalgalanıyordu.

    Poyraz Musa, günün ucu gözükünceye kadar olduğu yerde, kayıkla birlikte sallanarak orada öyle, kendinden geçmiş durdu kaldı. Önce denizin aklığı kaydı gitti, bir anda gözden silindi. Ardından denize yansımış şeftali çiçeklerinin pembesi birden uçtu gitti adanın üstüne kondu. Yıldızlar parladı söndü. Bir balık, neredeyse bir çocuk boyu, denizden fırladı, havada çıkarak, çelik mavisi, çelik yeşili, çelik moru, çelik kırmızısı ışıklarını fışkırtarak, geri düştü. Balıklar, büyüklü küçüklü arka arkaya denizden fırlıyor, ışıklarını havada bırakarak denize geri düşüyorlardı. Denizin üstü bir çocuk boyu pul pul oldu.

    Poyraz Musa gülümseyerek yerine oturdu, küreklere yapıştı, kayığın burnunu gündoğuya doğrulttu, kıyı kıyı gitmeğe başladı. Gün kuşluğa doğru da adanın önündeki koya ulaştı, kayıktan çakıltaşlarının üstüne atladı, birkaç adım attıktan sonra döndü, alandaki üç ulu çınara baktı, çınarlar tomurcuğa durmuştu, ince, tüylü bir yeşillik havayı, denizi okşuyordu. Güneye denizin kıyısına sıra sıra dizilmiş, iki katlı evlerin önünden son eve kadar yürüdü, oradan doğuya döndü, orada da evler iki katlı yanyana dizilmiş tahta evlerdi. Ardından köyün içine yürüdü, hepsi tahta evlerdi, çoğu pekmez rengine, bir kısmı da sırıya, mora, patlıcan rengine, maviye, aka boyanmıştı. Denizin kıyısına sıralanmış evlerin hepsinin de rengi silme, aktı. Adadaki üç yel değirmeninin de rengi apaktı. Üç değirmen de, her an, ışığa batıyor çıkıyordu. Poyraz Musa ortadaki küçük tepenin üstüne oturtulmuş yeldeğirmenine doğru yollandı. Değirmenin kanatları ağır ağır dönüyordu. Kapı açıktı, azıcık ürkek içeriye bir adım attı. Kocaman, ağır, kalın bir demir çemberle kuşatılmış değirmen taşının üstüne buğday taneleri dökülmüştü, benekli taşın yöresi bir karış yüksekliğinde bir tahta perdeyle çevrilmiş, önüne büyük bir un teknesi yerleştirilmişti. Üğünen unlar bir ağaç oluktan bu teknenin içine akıyordu.

    Poyraz Musa, bu koskocaman, büyük kesme taşlarla örülmüş kulenin içine girince bir hoş oldu. Burnuna, çok uzaklardan sıcacık bir un kokusu geldi. Babasıyla, semereli beygirlere buğday çuvallarını yüklerler, karşı dağın dibindeki su değirmenine giderlerdi. daha değirmene yaklaşmadan, uzaklardan bir su sesiyle birlikte inceden bir un kokusu gelirdi. Değirmen taşını görünce de kulaklarında su sesi, burnunda un kokusu… Değirmenin dört yanında birer ulu çınar büyüklüğünde incirler, çok uzun, telli kavaklar, kavaklara sarılmış asmalar, taa dağın yamacına kadar giden narlar… Aylardan haziransa al al dalgalanan nar çiçekleri… Arkın kıyılarında yaban naneleri, un kokusuna karışmış binbir koku. Değirmenin pervanesinden, köpüğe kesmiş, kaynayarak dökülen su. Suyun kıyısında bitmiş binbir kokuda çiçekler… Un kokusuna karışmış suyun kokusu. Som sarı sarıasmalar incirlerde üstüste… Sapsarı her yan. Işılayan ekinler. Ova… Ova yoğun bir sarı ışığın çalkantısında, dalgalanışında, göğe ağan, durmadan çakan dönen, kıvımcımlanan bir ışık denizi. Buğdayların üğütülmesi bitene kadar Poyraz Musa incir ağaçlarının üstünden inmezdi. Bir dalın üstünde kendisi, öbür dallarda her biri güvercin kadar büyük sarıasmalar.

    Gülümseyiverdi. İçeriye bir adım daha attı. Yana yöreye atılmış telis çuvallar, paslanmış, ne olduğu belirsiz demir parçaları, kırık dişliler, baştan aşağı dört parmak aralıklarla delinmiş uzun bir kalas, duvara dayalı. Gene duvara dayalı yepyeni daha rüzgar görmemiş bir kanat, oraya buraya atılmış yumru yumru, dipleri düşmüş üç isli bakır tencere…

    Tahta merdivenleri gıcırtadarak üst kata çıktı. Burnuna daha, bir yerlerden unu kokusu geliyordu, kekik kokusuna, incir sütü kokusuna karışmış. Yukarı çıkınca sert bir ışığa çarptı, sallandı. Doğuya, batıya, kuzeye, güneye dört büyük mazgal gibi pencere açılmıştı. Pencerelerin dördünün de kapakları sökülmüş yerde yatıyordu. Güneydeki pencereye gitti, dışarıya baktı, uzakta dümdüz deniz gözüküyordu. Evlerin kiremit damları sanki ayağının dibindeydi.

    Pencerelerden birinin önüne gelince, değirmen duvarlarının ne kadar kalın olduğunu anladı. Zorla pencerenin içine çıktı oturdu, kulacıyla duvarı ölçtü, nerdeyse kalınlık bir kulaçtı. Pencereden geri atlayınca dizleri büküldü, az daha yere kapaklanıyordu. Tükenmişti. Doğruldu, öteki pencereye yürüdü. Pencereden, bu sabah tanyerleri ışımadan denize pespembe çiçekleriyle yansımış şeftali bahçelerini gördü. Gökyüzü, deniz, toprak, dünyada ne varsa, çiçek, kuş, ağaç, yeşiller, morlar, sarılar, turuncular hep pembeye kesmişti. Poyraz Musa, şöyle başını çevirip kendine baktı, kendisi de tepeden tırnağa, iliklerine kadar pembeye kesmişti. Değirmenin üstündeki son pembe bulut ışıklar içinde yuvarlanarak güneye doğru sağılıp gidiyordu. Başı dönerek doğudaki pencereye vardı. Oradaki her bir şey de pembeydi. O pencerenin önündeki çok durmadan kuzey penceresinde aldı soluğu. Orada, pembe çalıların arasında kıpırdayan, sonra yürüyen, siner, koşar gibi eden, ardından da yitip ortadan silinen bir karartı çarptı gözüne. İçini bir korku, bir tedirginlik aldı, çabucak merdivenleri indi, dışarıya çıktı, çabuk çabuk alana yürüdü, alandaki ilk evin kapısını açtı. Kuzeydeki çınarın dalları evin üstünü örtmüştü. Dallardaki kuş yuvaları daha yavruya durmamıştı. Evin içi tamtakırdı. Geriye, çakıltaşlarının üstündeki kayığına döndü. Kayığı maviye boyamıştı. Eğildi, kayığın içindeki yatağını aldı, birkaç kez zorlattı, az daha yatağı yerinden kaldırıp alamıyordu. Sonunda iki eliyle yatağa sarılı ipi çekti aldı. Çakılların üstüne indirdi, sürükleyerek eve götürdü, yatağı neredeyse açamayacaktı, soyunamadan yana düşmüş döşeğin üstüne devrildi. Gözlerinin önünden pencereden karartı geçti. Kayıktakileri alıp içeriye getirecek gücü kalmamıştı. Ya o karartı bir adamsa, ya gelip kayığını içindekilerle alıp götürürse… Birden ayağa fırladı, kürekleri kaptığı gibi döndü, kapıyı kapattı sürgüledi geldi, daha yatağı açamadan başı dürülü yatağın üstüne düşüverdi.

    Kır bir ata biniliydi. B:aşı sonu gözükmeyen düz bir ovada gidiyordu. Ova… ova apaktı, ışık içindeydi. Pespembe, kocaman kocaman açmış çiçekler atın karnına değiyor, gittikçe de uzuyordu. At pembe çiçekleri zorlukla yarıyordu. Işık da bastırıyor, şakırdıyordu. Karşı yüksek dağın tepesinden kopan su köpürerek, gürüldeyerek dağın yamaçlarından uçup ovaya iniyor, pembe çiçeklerin içinde yitip gidiyordu. Birdenbire suyun gümbürtüsü durdu. At şaha kalktı, dağ pespembe oldu. Pembe gölgeler ovanın üstünü örttü.

    Akdeniz mavide tütüyordu. Işıklar şırıldıyordu.

    Yağmur yağıyordu, pespembe.

    Şaha kalkmış kır at kişniyordu, pembeye kesmiş. Pespembe olmuş dağ yürümeğe başladı, ışıkları köpürdeterek. Pembe bir sel köpürerek akıyordu. doğadan aşağı. Ovayı binlerce, pembeye kesmiş kır atın kişnemesi doldurmuştu. Atlar birbirlerine girmişler, uçuyorlardı. Atların kanatları birbirine değiyor, yerleri, kuyrukmları savruluyordu. Işıklar gittikçe dünyayı dolduruyordu.

    Sonra atlar, daha sonra som sarıya kesmiş ova kurşun geçirmez bir karanlık altında kaldı. Som maviye kesmiş gök, som maviye kesmiş deniz, som maviye kesmiş bulut ışık altında kaldı.

    Her şeyi yoğun bir ışık dumanı örttü. Sonra yavaş yavaş her şey pembeleşti. Hışım gibi bir yağmur indirmeğe başladı. Gene her yen karanlığa kesti. Göz gözü görmez bir karanlık… Karalığın içinden dağ çıktı, ışıktan. Döne döne, ışıklarını savurarak çekti denize aktı gitti. Karalık deniz apak oldu, dünyaya ışığını boşaltan. At gene pembeye kesti…

    Poyraz Musa kayığının içindeydi. Elleri küreklerde, avuçları şişmiş, kolları da durmuş, kaldıramıyor bile. İkide bir kürekleri suya indirip yöreye bakıyor, hiç bir kara parçası, hiç bir yanda gözükmüyor. Martılar kıyamet, tepesinin üstünde çığlık çığlığa, bir iniyor, bir kalkıyorlar. Nerdeyse saldıracak, onu parça parça edecekler. Korkuyor, kayığın içine büzülüyor. Martılar kanat kanada, üstüste. Soluk alamıyor. Dağ denize yürüdü. Daha karanlığın içindeydi. Yalp yalp yanıyor, denizin dibine, batan bir gemi gibi iniyordu. Sonunda dağ battı, bütün ışıkları denizin yüzünde kaldı. Deniz en derinine kadar ışıkla doldu. Denizin dibinde koskocaman gemiler, koskocaman balıklar, balık sürüleri üstüste, çığlık çığlığa uçuşan kıskıcaman martılar… Kuş sürüleri sonsuz bir hortumda, yıldızlarla karışmış dönüyordu.

    Deniz gene apaktı. Poyraz Musa kıyıya çakıltaşlarının üstüne dizlerini dikmiş, çenesini de dizlerinin üstüne koymuş çökmüş oturmuştu. Böyle aşağıdan, denize dümdüz bakarsan, denizi pul pul, çelik moru, çelik mavisi, ustura yeşili, ustura kırmızısı binbir renkte menevişlenir görürsün. Poyraz Musa ayağa kalktı ellerini beline koydu, bedenini sağa sola döndürerek kayığına yürüdü, kilim çuvalın içindeki büyük ceviz kutuyu aldı, az ilerdeki büyük kesme taşın üstüne oturdu. Öndeki büyük çınarın dalları denizin üstüne doğru uzamıştı. Dallardaki yuvaların hepsi boştu. Kuşlar nereye gitmişlerdi acaba? Cebindeki anahtarı çıkardı, kilidi açtı. Kilit üç kez, çın, çınn, çınnn, diye öttü. Önce kılavlama kayışını aldı sandıktan, sonra usturasını, fırçasını, sabununu, su kabını aldı. Su kabını denizden doldurdu. Sabun iyi bir sabundu ya, deniz suyuyla bir türlü köpürmüyordu. Arkasını dönünce alandaki, üç çınarın tam ortasına oturtulmuş çeşmeyi gördü, içini ılık, umutlu, aydınlık bir sevinç aldı inceden, belli belirsiz. Çeşmeye gitti, musluğu açınca şakır şakır bir su boşandı. Önce ağzını musluğa dayadı, doya doya bir su içti. Amma da susamıştı! Susamıştı ya bu kadar su içinde, içi yanıyordu da susamışlığı aklına gelmiyordu. Su kabını doldurdu, geldi dalların altındaki kesme taşın üstüne çöktü. Çeşmenin üstünde ne olduğu belli olmayan, yarı yarıya silinmiş bir kabartma resim, bir de hiç bir yazıya benzetemediği, resmin altına oyulmuş eciş bücüş yazılar… Kimbilir, belki bu yazı Rumların yazısıdır.

    Yazı kaynağı : www.insanokur.org

    Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana / Bir Ada Hikayesi 1

    Bir Ada Hikayesi 1- Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana

    Bir Ada Hikayesi 1- Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana kitabı Yaşar Kemal isimli yazarın en popüler kitaplarından birisidir.

    328 sayfaya sahip olan bu kitap okurlarının karşısına birbirinden ilginç konularla çıkıyor. 2016 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından basıma girmiştir.

    Kitap şimdiye kadar 1462 kişi tarafından okunmuştur. Bu kitaba ait yorumlarınızı yaparak kitabın bilinirlik oranını artmasına yardımcı olabilirsiniz.

    Yazı kaynağı : www.kulturpark.net

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap