Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    kendi kendimle hep sıfırdayım ne demek

    1 ziyaretçi

    kendi kendimle hep sıfırdayım ne demek Ne90'dan bulabilirsiniz

    küçük bir yol

    JavaScript is not available.

    We’ve detected that JavaScript is disabled in this browser. Please enable JavaScript or switch to a supported browser to continue using twitter.com. You can see a list of supported browsers in our Help Center.

    Help Center

    Terms of Service Privacy Policy Cookie Policy Imprint Ads info © 2022 Twitter, Inc.

    Yazı kaynağı : twitter.com

    JavaScript is not available.

    We’ve detected that JavaScript is disabled in this browser. Please enable JavaScript or switch to a supported browser to continue using twitter.com. You can see a list of supported browsers in our Help Center.

    Help Center

    Terms of Service Privacy Policy Cookie Policy Imprint Ads info © 2022 Twitter, Inc.

    Yazı kaynağı : twitter.com

    Küçük Bir Yol

    2.BÖLÜM – DİCLE’NİN ACISI

    ***

    Telefonumun çalmasıyla gözlerimi araladım. Yatağın diğer tarafındaki telefonu elime alıp kimin aradığına baktığımda kaşlarım çatılmıştı istemsizce. Yabancı bir numaraydı. Hafifçe öksürerek sesimin biraz daha düzgün çıkmasını sağladım ve telefonu açtım.

    “Alo?” dediğim esnada bir elimle de başıma masaj yapıyordum. Sanırım geç uyuyup erken uyanmanın etkisiydi. Dün gece fazlasıyla çalışmıştım. İşsiz de olsam kendimce işlerim vardı. Her daim çalışabilirdim.

    “İyi günler. Dicle Üstünay ile mi görüşüyorum?” diyen adamın sesiyle kaşlarımı çattım.

    “Evet benim.” dememle tanıdık gelen ses tekrar duyuldu.

    “Ben Fırat Tanyeli. İki gün önce Sezin Holding otoparkında tanışmıştık.” demesiyle yattığım yerden doğruldum. Bu adam ne cesaretle beni arıyordu? O gün de, dün de iş teklifini kabul etmediğimi gayet açık bir şekilde söylememiş miydim?

    Derin bir nefes aldım ve, “Hayır tanışmamıştık Fırat Bey. Adımı öğrenmeniz hatta telefon numaramı bulmanız ve belki beni kurtarmış olmanız tanıştığımızı göstermez. Ayrıca iş teklifinizi gayet açık bir dille reddettiğimi hatırlıyorum.” dedim. Uzun süre bir sessizlik olduğunda dediklerimi kafasında tarttığını düşünerek bende konuşmadım.

    “Haklısınız ama ben sizinle daha detaylı bir şekilde konuşmak istiyorum. Biliyorum ki eğer asistanım sizi aramış olsaydı çok umursamayarak telefonu yüzüne kapatırdınız. Ama bizzat ben aradığım için büyük bir saygıyla ve sabırla telefonu kapatmamı bekliyorsunuz. Ve ben sizinle görüşmeyi talep ediyorum.” Resmi konuşması bitince şaşkın bir şekilde karşımdaki dolabın aynasından yansıyan görüntüme bakıyordum. Görüşme talep etmek mi?

    Ayaklarımı yataktan sarkıttım ve saçlarımı karıştırdım. “Eğer tekrar reddedilmeyi göze alabiliyorsanız konum atın en kısa sürede oradayım.” dedim ve telefonu kapatmasını bekledim.

    Karşı taraftan gelen keyifli ses sinirlerimi altüst etmişti. “Hemen atıyorum.” 

    ***

    Üzerimdeki dar kesim kumaş pantolon ve kalın kazağımı sade bir makyajla tamamladım ve çantamla kabanımı alarak evden çıktım. Arabaya bindiğimde hala geçmeyen baş ağrımla bir süre başımı direksiyona yasladım. Telefonum çalınca arabayı çalıştırdım ve kulaklığımı takarak yola koyuldum.

    “Efendim anne?” 

    “Müsait misin kızım?” diye sorduğunda gülümsedim.

    “Evet, bir sorun yok ya?” 

    “Ay kızım yoruldum bugün biraz. Kendimi mutfağa attığımda aklıma sen geldin, bir arayayım dedim.” dediğinde restoranın yine fazla kalabalık olduğunu anladım. 

    Derin bir nefes aldım ve yaklaştığım adresi tekrar kontrol ettim. “Kendini çok yorma anne. Çocuklara söyle onlar halletsin.” dediğimde yine yakınmaya başlamıştı.

    Onun yakınmalarını dinlerken gülümsüyordum. Gerçekten çok özlemiştim onları. Bir ara gidip görsem iyi olacaktı. 

    Fırat Bey’in attığı konuma geldiğimde arabayı valeye vermek yerine kendim park ettim ve kulaklığımı çıkarıp arabadan indim. 

    “Anne ben şuan bir iş yemeğine gidiyorum da sonra konuşsak olur mu?” dediğimde anlayışlı bir şekilde iyi dileklerinin benimle olduğunu söyleyerek kapattı. 

    Telefonu çantama attım ve lüks restorana girdim. Kapıdaki görevliye Fırat Bey’in adını söylediğimde bana eşlik etti ve bir masanın yanında durup sandalyeyi çekti. Sırtı bana dönük adamın Fırat Bey olduğunu anlayarak çekilen sandalyeye oturdum ve görevliye tebessüm ettim. 

    Garson geldiğinde bir kahve istedim ve arkama yaslanıp benimle konuşacağı şeyi beklemeye başladım. Ama o sadece bana bakıyordu. Neden konuşmuyordu bilmiyorum ama benim ona çok fazla vakit ayırmak istemediğimi biliyordum.

    “Beni buraya kadar neden getirdiniz Fırat Bey?” diye sordum gelen kahvemden bir yudum alarak. 

    Derin bir nefes aldı ve düzgün saçlarını eliyle tarar gibi geri itti. “Dicle…” diyerek sustuğunda kaşlarımı çattım. “Dicle dememde sakınca var mı?” diye devam ettiğinde resmi bir şekilde gülümsedim. 

    Gereksiz samimiyete gerek olduğunu düşünmüyordum. “Resmiyetimizi koruyalım lütfen.” dedim ve diyeceklerini dinlemeye başladım umursamasam da.

    “Peki..” dedi ve kahvesini yudumladı. “Ben kendimi övmem ve iki gündür olanlar yaşanmamış gibi davranacağım. Yaptığım iyiliklerle anılmayı da çok istemem çünkü. Beni de öyle övgü bekleyen iş adamlarından sanma.” diyerek derin bir nefes aldı. “Ben sana acıdığım için değil, CV’ni incelediğim ve etkilendiğim için iş teklif edeceğim. Şu zamanda bu kadar başarılı bir CV görmek ne yazık ki çok zor. Kendim bizzat inceledim ve sana uygun departmanı araştırdım. Tam sana göre bir iş var. Eğer kabul edersen…” demesiyle yerimde doğruldum ve önümdeki bardağı biraz daha ileri ittim.

    “Ben size CV’mi vermedim. Gerçi ulaşmanız da çok zor değil. Yine de sizin bu teklifinizi kabul etmeyeceğim çünkü yeterince kötü sıfatlarla tanınıyorum bu camia da. Bir de torpilli olmak istemiyorum. Bu yüzden umarım ben istemediğim sürece bir daha böyle karşılıklı oturup iş konuşmayız.” diyerek çantamdan kahvenin parasını çıkarttım ve bardağın tabağının altına koydum. Kaşlarını çatarak bana engel olmak için ağzını açmıştı ki onu susturdum.

    “Tanımadığınız birine de o istemediği sürece bir şey ısmarlamayın.” Çantamı alarak ayağa kalktığımda şaşkınca yüzüme bakmasına karşı gülümsedim ve hafif başımı eğerek, “Size iyi günler.” dedim ve onun şaşkın bakışları altında restorandan çıktım. Yerlerdeki buzlarda kaymamak için büyük çaba sarf ederek arabama ulaştığımda botlarımın ince topuklarının karla sarıldığını fark ettim. Birkaç kez ayaklarımı yere vurunca yapıştıkları yüzeyden ayrılmışlardı.

    Ona öyle söyleme sebebim, eğer iş bulamazsam bir ihtimal yine onun yanında alırdım soluğu. Yüzüne bakamayacak kadar ağır konuşmaktansa şimdilik teklifini reddettiğimi belirtmek daha iyiydi.

    ***

    “İki gündür yaptığın yanlışlardan sonra böyle yapman iyi olmuş. Ayrıca Dicle ne ya? Dicle Hanım diyeceksin paşam!” diyerek sinirlenen arkadaşımı yatıştırmaya çalıştım. Restorandan çıkar çıkmaz soluğu Çiğdem’in kafesinde almıştım. Olanları detaylıca anlattığımda verdiği tepkiler bir hayli komikti.

    Kucağımdaki Buğlem’in saçlarını okşadığımda kedi gibi daha çok sokuldu bana. “Benim prensesim biraz dolaşmak ister mi acaba?” dediğimde gülerek ellerini birbirine çarptı. “Annesi, güzelimin eşyalarını getirir misin lütfen?” Çiğdem kızını sıkıca giydirdiğinde biriciğimin elini tuttum ve yavaşça kafeden çıktık. Arabama doğru yürüdüğümüz sırada küçük elleriyle üstüme kar atıyordu diğer arabaların üstünden. Güle oynaya arabaya bindiğimizde gideceğimiz yer belliydi. 

    Elimizdeki poşetlerle eve girdiğimizde hanımefendi ayakkabılarını çıkartıp odasına doğru koştu. Oda dediğim de kendi ellerimle hazırladığım küçük bir yerdi. Ama onun için hayaller dünyasıydı. 

    Odaya girdiğimde ona ait poşetleri eline verdim. Hepsini yatağa döktü ve eline geleni odasına yerleştirdi. Benim çocuğum yoktu, belki olmayacaktı da ama Buğlem benim canımdan bir parçaydı. Onu gerçekten kızım gibi görüyordum. Yani öz kızım olsa bu kadar sever bu kadar ilgilenirdim.

    “Tize? Bunyayı su duvaya asyay mısın?” diyerek ellerime tutuşturduğu çizgi film karakterlerine baktım. Gülerek arkalarındaki yapışkanları çıkarttım ve istediği yere yapıştırdım. Odasında gözlerini gezdirdi ve gülerek ellerini birbirine vurmaya başladı. 

    “Şimdi yemek yiyelim mi? Pizzalar soğumasın!” dediğimde koşarak mutfağa girdi. Onun tabağına bir dilimi küçük parçalara ayırarak koydum ve devamını kendi tabağıma koydum. Çok yiyemeyecekti ama isterse benim önümden alıyordu bazen.

    “Tize? Sen efleniysen o oda senin kısının mı oycak?” diye sordu tabağındaki pizza parçalarıyla oynarken. Güldüm bu haline. 

    “Hayır bebeğim. O oda hep senin olacak. Eğer buradan taşınırsam da sana daha güzel bir oda hazırlayacağım, söz.” dedim saçlarını okşayarak. Keyfi yerine gelirken yemeğini yemeye devam etti. 

    Telefonum çalınca elime aldım ve kimin aradığına baktım. Biraz düşününce sabahki numara olduğunu fark ettim. Derin bir nefes alarak telefonu açtım.

    “Efendim?” dedim ciddi ve sert bir ses tonuyla. Karşı taraftan bir düşme sesi ve ardından edilen bir küfür duyulduğunda kaşlarımı çattım. “Orada mısınız?” 

    “Kusura bakma, sakarım da biraz.” dediğinde çatılı kaşlarımı biraz daha çattım. Senli mi konuşmuştu o? “Ben seni önemli bir konu için aradım Dicle!” demesiyle sinirle homurdandım.

    “Dicle Hanım demek istediniz, öyle değil mi Fırat Bey?” diye sordum bıkkınlıkla. Bu adam ne kadar rahat konuşuyordu ya. Rahatsız olduğumu kaç defa daha söylemem gerekiyordu? Hissedemiyor muydu? Anlayamıyor muydu? “Ayrıca akşam saatinde ne gibi bir konu için beni rahatsız etmiş olabilirsiniz?” dedim alayla.

    Karşı taraftan da bir homurdanma gelince göz devirdim. Ne demiştim de homurdanmıştı acaba? “Bugün senden sonra-” dediğinde bıkkınlıkla tekrar sözünü kestim.

    “Siz!”

    “Tamam!” dedi sakin kalmaya çalışan bir ses tonuyla. “Bugün Tamer ile birlikteydim. Avukatları aradı. Sanırım senin evin-” derken duraksadı ve derin bir nefes alıp devam etti. “Sizin evinize gelecek ve bizzat kendisi duruşma kağıtlarını elinize verecek. Bu kadar kısa sürede böyle bir şey nasıl hazırladı bilmiyorum ama size haber vermek istedim. Her ne kadar siz bana inanmasanız ve benden yardım istemeseniz de bütün samimiyetimle size yardım edeceğim. Hiç değilse böyle ufak şeylerle sizi bilgilendirerek.” 

    Uzun konuşmasının ardından derin bir nefes aldım. Ona haksızlık mı ediyordum acaba? Sanki gerçekten, içten bir şekilde yardım etmeye çalışıyordu. Ama ben alışkın değildim böyle şeylere. Kendi başıma bir şeyleri halletmeye o kadar alışmıştım ki…

    “Bakın Fırat Bey, ben belki size fazla kaba davranıyor olabilirim ama bu benim yapımda var. Yani şimdiye kadar kimsenin yardımına ihtiyacım olmadı. Bir şekilde başardım çoğu şeyi. Bu yüzden eğer size yaptıklarınızın karşılığında teşekkür etmem gerekiyorsa, teşekkür ederim. Ve eğer söylediklerim yüzünden özür dilemem de gerekiyorsa özür dilerim.” dedim ve sustum bir süre. O da sustu. Sanki söyleyecek çok şey vardı da hiçbir şey söylenemiyordu. Gözlerim dolarken sesim titremesin diye dua ede ede devam ettim konuşmaya. “Ben o duruşma salonuna, dün o odaya girdiğim gibi gireceğim ve yükümü atmış bir şekilde çıkacağım. İnanın bana, yardım edebileceğiniz bir konu yok. Beklediğim şeyler bunlar.” 

    “Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” diye sorduğunda sizli konuşmamasına takılmadım bu sefer. Daha sonra takılırdım.

    “Çünkü yaşadıklarımı ben biliyorum. Ve inanın bana bir kadın sadece bir konuda susar ve sustuklarını dile döktüğünde asla yalan söylemez. Çünkü yalan olamayacak kadar gerçek şeyler var hayatta.” dememle karşıdan bir küfür sesi geldi. Hatta birden fazla. Normalde ağzı bozuk biri miydi bilmiyorum ama sanırım bir şeyler anlamış ve kendini tutamamıştı şuan.

    “Sana… Gerçekten mi?” diye duraksayarak konuşmasıyla gözümden bir damla yaş aktı. Utanacak bir şeyim yoktu. Hiçbir şeyim yoktu ama hiç tanımadığım birine de yaşadıklarımı anlatacak halim yoktu. 

    “Eğer diyeceğiniz bir şey yoks-” derken Buğlem’in sesiyle sustum.

    “Eyyeyimi yikiyalım.” dediğinde başımı salladım ve onu sandalyeden indirdim. Birlikte banyoya doğru yürüdük yavaşça.

    “Tamam, kızınla ilgilen. Sonra seni arayacağım.” demesiyle kaşlarımı çatsam da telefonu çoktan kapatmıştı. 

    Sonra arayacağım da ne demekti? Hem telefonuma ulaşan adam kişisel bilgilerime de ulaşmıştır. Evli olmadığımı bilmiyor mu? Yoksa? Öyle mi sanmıştı? Çocuk Giray’ın… Tövbe Allah’ım Yarabb’im!

    ***

    Kucağımda uyuyakalan meleğime baktım ve gülümseyerek elimdeki kaseyi koltuğa bıraktım. Yavaşça onu kucağıma alıp odama götürdüğüm sırada kapı çaldı. Beklenen kişi sonunda gelmişti demek? 

    Hızlıca kapıyı açtığımda içeri girmeye kalktı ama kolumu kapıya yaslayıp geçişini engelledim. O neden buradaydı? “Ne diyeceksen de, git!” dememle kaşlarını çattı ama başını sallamakla yetindi. Korkmuyorum desem yalan olurdu. Tamer gelse sorun yoktu da o gelince…

    “Bir sonraki buluşmamız duruşma salonunda olacak güzelim. Sahi, iki gün sonra buluşuyoruz. Güzel giyin!” siyerek bana doğru eğildiğinde geri çekildim ve elindeki zarfı alıp kapıyı yüzüne kapatmaya çalıştım. Benden daha güçlü olduğu için eliyle baskı uygulayarak kapıyı açtı ve içeri bir adım atıp kolumu sıkıca tuttu. Morarabilirdi. “Sen kabul etmek istemesen de benim olacaksın. Dün veya önceki gün Fırat’ın önünde yaptığın şovların da hesabını vereceksin.” Biraz soluklanıp sözlerini devam ettirdi. “Eğer Fırat’a güveniyorsan, ki bu çok büyük bir hata olur, güvenme güzelim. O güvenebileceğin son kişi bile değil. Senin üzerinden övgüler yağacak ona. Kullanacak seni!” demesiyle sinirle ellerimi göğsüne yasladım ve tüm gücümle ittim onu. Kapıyı da hızlıca kapattım. Sırtımı kapıya yaslayıp gözümdeki yaşların boşalmasına izin verdim. İçerde Buğlem uyurken bana bir şey yapmaya kalksaydı nasıl sessiz kalacaktım? Buğlem daha 3 yaşında küçük bir melekti. Ya uyansaydı? Ya bu pislik ona bir şey yapsaydı? Allah’ım sen koru Rabb’im.

    Gözlerimden yaşlar akarken kapının önünden dediklerini duyabiliyordum. “Seni sevdiğime pişman ettin ya beni; beni sevmediğine, bana alışmadığına pişman edeceğim seni!” demesiyle bütün vücudum korkudan titredi. Bacaklarım beni daha fazla taşıyamadığında olduğum yere çöktüm.

    Hayatım boyunca bunun korkusuyla mı yaşayacaktım? Neden biri çıkıp kurşunu beynime sıkmıyordu? Neden hayat bana bir kere de yüzüyle gülmüyordu?

    Ayağa kalkmak için duvardan destek aldım. En yakınımda salon vardı. Yavaşça koltuğa oturdum ve elimdeki zarfı açtım. Yazılanları tek tek okuduğumda gözlerimdeki yaşlar artmıştı. Korkak herif! Bunu yazması yeterli olur sanıyordu! Odasındaki görüntüleri kullanmak yeter sanıyordu! 

    Yavaşça olduğum koltuğa uzandım ve hıçkırarak ağlamaya başladım. Bu o anlar ağlayamadığım içindi. Şimdi mi çıkıyordu her şeyin acısı? Şimdi mi?! Neden kendimi dik durmaya bu kadar zorladım? Yalnız kaldığımda neden acımla arkadaşlık kurmadım? Belki alışırdım acılarım? Belki alışırdım yaşayan bir ölü olmaya?

    Fırat? Ondan yardım istese miydim? Hayatımda ilk defa birinden böyle büyük bir konuda yardım isteyesim gelmişti. O bana yardım edebilir miydi? Yapabilir miydi? Gücü yeter miydi? 

    Hayır! Eğer bana yardım ederse onu da öldürürler. Bir can daha, benim yüzümden toprak altına atılmamalıydı! Ben bir canın daha vebalini taşıyamazdım! 

    İçim yanıyordu. O duruşma salonuna gidemeden babam öğrenirse yaşatmazdı beni. Bu yalanları duyarsa yaşamam imkansızdı. Ki onun kulağına gitmesi de an meselesiydi. 

    Halbuki ölmek için çok gençtim. Mesela daha aşık olmamıştım, evlenmemiştim, bir çocuğum olmamıştı. Hayallerimi gerçekleştirememiştim. Ben daha yaşamanın ne demek olduğunu öğrenememiştim ki. Ben daha deli gibi mutlu olmak ne demek öğrenememiştim ki. Ama belki de bunca acı ve taşıdığım vebal bir kurşunla son bulurdu? Bulur muydu?

    ***

    Yüzümde dolanan küçük ellerle uyanmıştım bu sabaha. Şiş gözlerime hafifçe değen parmaklarla… Küçük Buğlem’im uyandığında beni göremeyince korkmuş ve evi gezmiş en son beni burada bulmuştu. 

    Kahvaltımızı yapmıştık ve üstümüzü giyiniyorduk. Onu giydirip dolabımdan bir jean ve kazak çıkardım. Biraz makyaj yaparak çantamı aldım ve Buğlem’le evden çıktık. 

    Gözüm yoldaydı aklım Fırat’ta. Ona anlatmalı mıydım? Eğer anlatırsam ya bana yardım edecekti ve kimse duymadan konu kapanacaktı ya da övgü ile egosunu tatmin eden bir insan çıkarak beni haberlere malzeme edecekti. Tedirgin olmamak elde değildi. Yapar mıydı böyle bir pisliği?

    “Tize sen niye işe gitmiyon?” diye soran miniğimi arabadan indirip elini tuttum ve eve doğru adımlamaya başladık. 

    Bakışlarım donuklaşırken kendimi gülümsemek için zorladım. “Seninle zaman geçirmek için izin almıştım birazdan gideceğim kuzum.” dedim ve zili çaldım.

    Çiğdem söylene söylene kapıyı açtığında bizi görmesiyle gülümsedi ve kızını kucağına aldı. “Hoş geldiniz kızlar!” diye neşeyle konuşan arkadaşıma güldüm ve içeri doğru ilerledim. Kaan kahvaltı masasından kalkmıştı. Demek ki yeni bitirmişti kahvaltısını. 

    “Kaan konuşmamız gerek!” dediğimde sert çıkan sesimle kaşları çatılsa da başını salladı ve çalışma odasına doğru ilerledi. 

    Masanın önündeki sandalyelere oturduğumuzda yavaşça çantamdan dün gece ki kağıdı çıkardım. Aklıma dün gece gelse de gözlerimi kapattım ve sakinleştim. Bir kereydi. Sadece dün geceye mahsus bir durumdu. Bitti ve gitti. Gözyaşlarım kurudu. Sakinim. Her şey güzel olabilir!

    “Bunu dün gece Giray getirdi. Tamer ile birlikte beni dava etmişler cinayete teşebbüsten. Açıkçası bu konuyu sana açmayacaktım ama her ihtimale karşı yanımda bir avukat olması iyi olur.” dedim ve duraksadım. Nasıl diyecektim şimdi? Nasıl her şeyi anlatacaktım? “Bu sabah sana bir mail attım. Ona bakarsan eğer neden bana dava açıldığını ve neden senden yardım istediğimi anlarsın.” Ellerimle yüzümü sıvazladım ve onun bilgisayarın başına geçişini izledim. Maili açışı, verdiği tepkileri.

    Bilerek bu sabah yollamıştım çünkü sabahları kahvaltı yapmadan asla iş ile ilgilenmezdi. Buraya gelip onunla konuşmadan da hiçbir şey öğrenmesini istemiyordum.

    ***

    “Dicle sen delirdin mi?” diye kaçıncı kez bağırdığını bilmesem de sabırla yüzüne baktım. Az önce Çiğdem bağırışlardan odaya girmiş ama onu zorla dışarı çıkartmıştı. “Bunu bana şimdi mi söylüyordun? Daha da önemlisi neden şimdiye kadar o herifi süründürmedin?” Elleri başında odada volta atıyordu. Sanırım deliren ben değildim, O’ydu. 

    Ayağa kalktım ve karşısına geçip durmasını sağladım. Başım dönmüştü. “Kaan bu öyle basit bir şey değil.” dememle alaylı bir kahkaha attı. “Sana söyleseydim-” 

    “Bana söyleseydin onların analarından emdikleri sütü burunlarından getirirdik!” dedi ve bir an durdu. “Gerçi pek helal bir süt emmemiş. Kim bilir nasıl yetiştirildi de-” derken bakışlarıma denk geldi ve sustu. Her ne olursa olsun bir kadına böyle demesini istemiyordum. En azından tanımadan.

    “Şimdi bana yardım edecek misin?” diye sorduğumda uzun süre düşündü.

    Kaan ve Çiğdem üniversiteden arkadaşlarımdı. Birlikte, yan yana olmaya o kadar alışmıştık ki, bazen onlarsız ne yaparım diye düşünmüyor değildim. Benim hakkımda bilmedikleri çok şey vardı ama yine de yanımdalardı. Her zaman onlardan bir şeyler sakladığımı biliyorlardı. 

    Kaan koltuğa oturduğunda bende derin bir nefes alarak karşısına oturdum. “Şimdi sana danışmam gereken en önemli nokta şu; Fırat’tan yardım istemeli miyim?” diye sordum gayet net bir şekilde.

    Kaşları çatıldı ve bakışları bir süre bilgisayarına döndü. Kafasında neleri tarttığını bilmek istesem de söylemeyeceğini biliyordum. “O adamın bize bir faydası olabilir ama ona her şeyi anlatırsan gündeme bomba gibi de düşebilirsin. Sadece bildiği şeylere şahitlik etmesini iste. Otoparkta gördükleri ve duydukları bir de o gün o oda da olanlar. İşimizi şansa bırakmayalım.” dediğinde başımı salladım ve masadaki kalemlerle oynamaya devam ederken bakışlarımı ondan ölesiye kaçırdım.

    “Çiğdem hiçbir şey bilmemeli. Eğer öğrenirse Fırat’a gider ve bu hiç iyi olmaz. Hele görüntüler ve rapor.” derken aklıma gelen şeyle bakışlarım büyük bir hızla Kaan’a döndü. Evet ondan ölesiye kaçırdığım bakışlarım. “Eğer şahit olarak gelirse mahkeme de her şeyi öğrenmesi mümkün!” dememle gerilen yüz hatlarına baktım. 

    Ofladı ve ayaklandı. “Yapabileceğin hiçbir şey yok. Adliyeden çıktıktan sonra yalvar gerekirse hiç kimse duymasın diye. Ama o adamın o salona büyük bir bomba gibi girmesi gerek!” İşaret parmağını son cümlesinde bana doğrultup salladığında gözlerimi devirdim ve eline vurdum. 

    “Ben en iyisi gidip birilerini tehdit edeyim!” diyerek ayaklandım ve odadan çıktım.

    ***

    Bazen kendimi büyük bir boşlukta hissediyordum. Hiçbir şekilde kurtulamayacak gibi…

    Şimdi de bu adamın gözlerine bakarken aynı öyle hissediyordum. Gözleri bana neden tanıdık geliyordu? Bu adamı ben nereden tanıyordum? Tanıyor muydum? Neden bana yabancı gelmiyordu?

    “Seni görmeyi beklemiyordum, şaşırdım.” dedi ve gülümseyerek ayaklandı. Asistanı odadan çıkarken tedirgince birkaç adım attım odanın içine doğru. Ardımdan kapanan kapı ve karşımda duran adam, hele bir de konuşacağım konu… Tedirgin olmam gayet doğaldı bence.

    “Bende buraya gelmeyi beklemiyordum.” diye mırıldandığımda çıt çıkmayan odada beni rahatça duymuştu. “Ben sizinle bir şey konuşmaya geldim Fırat Bey.” dediğimde o da ciddiyetimle ciddileşti. Anlamıştı ne hakkında konuşacağımı.

    Birlikte ikili deri koltuklara karşılıklı oturduğumuzda sessizliğimizi koruyorduk. Neden konuşamadığımı anlayamasam da bu sessizlik bana iyi geliyordu.

    “Benim şahidim olmanızı istiyorum.” diyerek konuya direk girdiğimde hiç şaşırmamıştı.

    Sakince, hafif çıkmış sakallarında ellerini gezdirdi. “Asıl ben senin şahidin olmak istiyorum Dicle!” dediğinde dediğine takılamamıştım da deme tarzına takılmıştım.

    “Fırat Bey rahatsız olduğumu daha nasıl belli etmeliyim?” diye sordum bıkkınlıkla. O ise bu halime bir anda güldü. Ani ruh değişimine şaşırmıştım açıkçası. Demek ki her ortama uyum sağlayabiliyordu.

    “Dicle, artık inat etme. Gel burada hak ettiğin pozisyonda işe başla ve sana istediğim gibi hitap etmeme izin ver.” demesiyle gözlerimin ışıldadığına yemin edebilirim. Hak ettiğim pozisyonda mı? “Hem senin çok güzel işlere imza attığını izlemek istemiyorum, sana o imzaları atarken elimden geldiğince destek olmak istiyorum.” demesiyle dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. 

    Beni bu kadar başarılı bulması göğsümü kabartırken sakince bir nefes aldım ve bakışlarımı ondan kaçırdım. “Peki.” diyerek kısa bir süre odasını inceledim. Bakışlarım tekrar ona döndüğünde gülümseyerek arkasına yaslandı. “Bu konuyu daha sonra konuşuruz. Şuan daha önemli şeyler var.” dememle yine ciddileşti. Üstümdeki kabanı çıkardım ve koltuğun kenarına bıraktım. O kadar tedirgindim ki. “Yarın mahkemede benim lehime şahitlik etmenizi ve duyacağınız her şeyi oradan çıktıktan sonra unutmanızı istiyorum.” dedim net olmaya çalışarak. Daha önce hiç bu kadar kasmamıştım kendimi net olmak için.

    Gözleri yüzümde dolandı bir süre ve gülümsedi. “Sen nasıl istersen öyle olsun. Duyacağım şeyleri tahmin etmek zor değ-” 

    “Zor Fırat Bey. Duymak kolay olsa da yaşamak zor. Bu yüzden bu dava bittikten sonra bir daha bu konuyu duymak istemiyorum.” dedim buzdan bir heykele dönüşür gibi. O kadar soğuktum ki bir an ben bile üşüdüm. 

    Hayatın bize sunduğu güzelliklerden yararlanmayı başaramamış bir insandım ve böyle olmaya mecbur bırakılmıştım. Hele geçmişin gölgesi hep bir adım arkamdan beni takip ederken…

    “Dicle sana unutursun gibi saçma şeyler söylemeyeceğim. Unutamazsın ama sen çok güçlü bir kadınsın. Bunu öylesine söylemiyorum, gerçekten öylesin. Kızın için her şeye göğüs gerebileceğini iki günde fazlasıyla gördüm.” diyerek sustuğunda istemsizce ben gülmüştüm. Hala bir kızım olduğunu mu sanıyordu?

    “Fırat Bey benim çocuğum yok. Evlenmedim bile.” dedim nahif kahkahalarımın arasından. O ise şaşırmış bir şekilde bana bakıyordu. Evet bir yanlış anlaşılmayı da ortadan kaldırmıştık. “Sürekli, kızın için, demeniz kendimi anne gibi hissetmeme neden oluyor.” dedim ve saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. 

    “Ben… Seni o adamla ve çocukla samimi görünce bir ailen olduğunu ve bu yüzden sustuğunu düşündüm.” dediğinde anlayışla gülümsedim.

    “Kaan en yakın arkadaşım ve o küçük kız da yeğenim sayılır.” diye küçük bir açıklama yaptım. Dilimin bağı çözülmüştü. Açıklama neden yapıyordum durup dururken?

    ***

    Gözlerim Dicle nehrinin suyu gibi mavi, saçlarım toprak gibi kahverengi. Allah’ım ne de güzel yaratmış beni. Maşallah.

    Arada kendimi böyle övdüğüm doğrudur. Özellikle ayna karşısında. Şimdi de bir aynanın karşısında, üstümdeki mavi takım elbiseye ve içime giydiğim beyaz balıkçı yaka kazağa bakıyordum. Yine beyaz olan topuklu botlarımla etrafımda bir tur döndüm ve gülümseyerek mavi kabanımı giyip odadan çıktım. Çantamı evden çıkarken elime aldığım sırada telefonum çaldı. Bir yandan merdivenleri inerken diğer yandan telefonu açmaya çalışıyordum. Topuklularla düşmeseydim iyiydi.. 

    “Efendim?”

    “Kapıdayım Dicle. Birlikte gideriz diye düşündüm.” diyen sesle elim apartman kapısının kolunda kaldı. Büyüyen gözlerim ve tutulan dilimle şaşkınlığım bariz ortadayken hızlıca kapıyı açtım ve dışarı çıktım. Karşımdaki mavi range rover ve siyah takım elbiseli Fırat’la gözlerim daha da büyürken telefonu kapattım ve bakışlarımı mahalledeki evlerin camlarına çevirdim. 

    Mahalleli zaten oldum olası sevmezdi beni, bir de bu adamın gelişini görmüşlerdi. Çok takmasam da söylenen laflar bazen kulağıma ilişiyordu ve ağır geliyordu. Bazı geceler iş yerinde sabahlıyorduk arkadaşlarla ve bu oturduğum mahallece yanlış yorumlanıyordu. Bir de altımda gayet hoş bir araba olup böyle bir yerde yaşamam…

    “Fırat Bey ne işiniz var burada?” dedim hızlı adımlarım tam karşısında durduğunda. Ben camlara baktığım için o da mahalleye bir göz gezdirdi ve kaşlarını çatıp arabasına yaslandı. 

    “Yolumun üstündeydi evin seni alayım dedim.” dediğinde anladığımı belirten mırıltılar döküldü dilimden. Dün birlikte şirketten çıkmıştık ama benim arabam arızalanınca beni eve bırakmıştı. Mahalleli bu duruma da şahit oldu mu bilmiyordum ama illa ki olmuşlardı. Şimdi de tekrar gelmesi tuz biber gibi olmuştu.

    “Keşke haber verseydiniz. Durağın orada beklerdim sizi.” dedim bakışlarım camlara kayarken. 

    “Kimsenin dediklerini takma Dicle! Seni kıskandıkları için arkandan konuşan bir kadın topluluğu onlar.” dedi ve ön kapıyı açtı. Gülümsedim ve yavaşça arabaya bindim. Taksilere para yedirmeyecek kadar akıllı ve otobüs bekleyemeyecek kadar da dakik bir kadındım. 

    “Dün gece teklifimi düşündün mü?” diye sormasıyla kemeri takan ellerimi önümde birleştirdim. Tırnaklarımdaki gri ojeye baktım ve güzel sürdüğüm için kendimi tebrik ettim. Evet bu soruya cevap vermekten kaçıyordum. “Dicle?”

    “Fırat Bey, ben kolay karar verebilen bir insan değilim. Eğer başvurduğum şirketlerden red alırsam, emin olun sizinle iş konuşmak için kapınıza dayanacağım ama şuan değil.” 

    Anlayışlı bir şekilde başını salladı ve gülümsedi. Eli radyoya gitti ve rasgele bir kanal açtı. Son zamanların popüler şarkılarından biri olan ve benim için dünyanın en güzeli olabilecek bir şarkı çıkınca içimden sözlerine eşlik ediyordum.

    Oralar nasıl? uzak tabii
    Gel desem? diyemem peki
    Umutsuz olmaz aşksız yaşanmaz
    Kuşku duyanlar ve yanmadan sönenler

    “Son zamanlarda dilimde hep.” diyerek bir konu açan Fırat’a döndü bakışlarım. “Güzel ve anlamlı bir şarkı, değil mi?” diye sorduğunda ışıklarda durmuştu araba. 

    Mavileri mavilerimdeyken gülümsüyordu. Ben ise duvarlarımı indirmiştim. Hayatımda bir erkeğe yer veremeyecek kadar günahkardım. Bir eş demek, sırlarla tekrar yüzleşmek demek. Bir aşk demek, hayal kırıklığı dolu bir hayat demek. Benim için böyleydi. Ben aşık olursam evlilik düşündüğüm birini isterim hayatımda ve o kişiye her şeyimi anlattığımda terkedileceğimi de bilirim. Bu yüzden kariyerime odaklanmam her zaman kar olur benim için. Kurduğum hayaller hayal olarak kalsın ama asla hayal kırıklığına uğramayayım.

    Korna sesleriyle bakışlarını yola çevirmişti. Ben ise duvarlarımı indirmiştim ve hala ona bakıyordum. Benimle duygusal bir bağ kurabileceğini mi düşünüyordu? Böyle bir şey olmasını mı istiyordu? 

    Küçük bir yolda çarpışsak senle
    Vazgeçsem olmaz ki
    Bu sel durulmaz ki böyle

    Küçük bir yoldayım en başındayım
    Kendi kendimle hep sıfırdayım
    Senin dağların benim yollarım
    O sen olsaydın

    Bu anlamsız bakışmanın üstüne radyodan kulaklara dolan sözler kaşlarımı çatmama sebep olmuştu. ‘İki gündür tanışıyoruz!’ diye hatırlattım kendime.

    Aşık falan olmuyordu bu adam bana dimi? 

    ***

    Bölüm sonu…

    Tags: #2021 #ayrılık #dram #gizem #Kadın #küçükbiryol #nefret acı aile arkadaşlık aşk dostluk genelkurgu hikaye hüzün intikam korku ölüm romantizm

    Yazı kaynağı : yazokur.com

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap