Bu sitede bulunan yazılar memnuniyetsizliğiniz halınde olursa bizimle iletişime geçiniz ve o yazıyı biz siliriz. saygılarımızla

    memduh şevket esendal durum hikayeleri

    1 ziyaretçi

    memduh şevket esendal durum hikayeleri Ne90'dan bulabilirsiniz

    DURUM ÖYKÜCÜLÜĞÜ VE MEMDUH ŞEVKET ESENDAL

    DURUM ÖYKÜCÜLÜĞÜ VE MEMDUH ŞEVKET ESENDAL

    Edebiyatımızda  öykücülük Tanzimat  Edebiyatı  ile  başlar. Ahmet  Mithat  Efendi’nin  “Letaif-i  Rivayet”  adlı  eseri  ilk  hikaye  örnekleri  olarak  kabul  edilir. Milli   Edebiyat  döne- minde  Ömer  Seyfettin  “ olay  öykücülüğünün (Maupassant ‘mopasan’ tarzı)” en  mükemmel örneklerini verir. “Çehov  tarzı” denilen  durum-kesit  öykücülüğünün  ilk  örneklerini  ise  Memduh  Şevket  Esendal (1883-1952) vermiştir. Bu tarz  öykücülük Cumhuriyet  yıllarında  Sait  Faik Abasıyanık  ile yaygınlaşacak  ve gelişecektir.

    Memduh Şevket Esendal  göçmen  bir  ailenin  çocuğu  olarak  Çorlu’da  doğmuştur.Art  arda  yaşanan  savaşlar  nedeniyle  ailesinin  geçim  sıkıntısına  düşmesinden  dolayı  düzenli  bir  eğitim  hayatı  olmadı. Kendi  ifadesiyle  “hiçbir  okuldan  mezun  olamayarak  tam  bir ‘alaylı’ olarak  yetişti. Fransızca, Rusça  ve  Farsça  öğrendi.1906’da  İttihat  ve  Terakki  Cemiyetine  girdi. Babasının  ölümü  ve  Balkan  Savaşı’nın  başlaması  sonrası  İstanbul’a  geldi. İttihat  ve  Terakki  Cemiyetinin  müfettişi  olarak  Anadolu  ve  Rumeli’yi  yakından  görüp  tanıma  fırsatı  buldu. Kurtuluş  Savaşı  yıllarında  Ankara’da  bulundu. Cumhuriyet  yıllarında önce  Azerbaycan’a, sonra  sırasıyla  İran, Afganistan  ve  Rusya’ya  elçi  olarak  gönderildi. Kabataş  ve  Galatasaray  Liselerinde  öğretmenlik  yaptı. İki  dönem Bilecik  ve  Elazığ  milletvekilliği  yaptı. 1945’ten  sonra  vefatına  dek  hikayeleri  ile  uğraştı.                  

    Türk  hikayeciliğinde  bir  çığır  açan  Memduh  Şevket, Çehov  tarzı  durum – kesit  hikayeciliğinin edebiyatımızdaki  ilk  başarılı  örneklerini  vermiş,  Halit  Ziya  Uşaklıgil  ve  Ömer   Seyfettin  çizgisinden  ayrılmıştır. Hikayelerindeki  iyimserlik, kendi  hayat  görüşünün  bir  yansımasıdır. Daha  çok  orta  tabakadan  seçtiği  hikaye  kahramanları  çok  canlıdır. Tüm  hikayelerinde  canlı  bir  konuşma  dili  ve  yalın  bir  üslup  kullanmıştır. Hikayelerini “Otlakçı, Mendil  Altında, Temiz  Sevgiler, Ev  Ona  Yakıştı”  adlı  kitaplarında  toplamıştır.                  

    Bir  hikayeci  olmakla  birlikte  “Ayaşlı  ve  Kiracıları”  adlı  romanı  çok  ünlüdür. Bu  roman, Türk  toplumunun  yaşadığı  değerlerin  çöküşünü  ve  yozlaşmayı  anlatmaktadır. Cumhuriyet  Türkiyesi’ndeki   bir  kesimi  canlandırır. Otobiyografik  bir  romandır. Genel  olarak  roman  Ayaşlı’nın  dokuz  odalı  dairesindeki  hayatı  ve  bu  hayatı  paylaşan  insanlar arasındaki  ilişkileri  ve  değer  yargılarını  ortaya  koyar. Cumhuriyetin  ilk  yıllarında  başkent  Ankara’da  bir  apartman  katındaki  odaları  kiralayan  eğitimleri, uğraşları, dünya  görüşleri  farklı  insanların  kişiliklerini  ve  aralarındaki  ilişkileri  büyük  bir  ustalıkla  işleyen  bu  roman  1942’de  ödül  almıştır. Anı  biçiminde yazılan  bu  eser, alışılmışın dışında  bir  teknikle  yazılmış;  belli  bir  kişinin  yaşamını  anlatmak  yerine  aynı  çevredeki  birçok  kişiyi  anlatarak o  çevrenin  kesitini  verir. Cumhuriyetin  ilk  yıllarındaki  Ankara’dan  bir  kesit  sunar.

    Memduh  Şevket  Esendal’ın  “Ayaşlı  ve  Kiracıları” adlı  romanı  dışında  “Vassaf  Bey”  ve  “Miras”  adlarında  iki  romanı  daha  vardır. Saygı  ve  minnetle, ruhu  şad  olsun.

    Yazı kaynağı : www.cagdaskocaeli.com.tr

    Çehov tarzı öykünün ilk temsilcisi: Memduh Şevket Esendal

    Çehov tarzı öykünün ilk temsilcisi: Memduh Şevket Esendal

    Memduh Şevket Esendal, 29 Mart 1883 tarihinde Çorlu’da Rumeli göçmeni bir ailenin üç oğlundan ortancası olarak dünyaya gelmiştir. Babası Mehmet Şevket Bey, annesi Emine Şadiye Hanım’dır. Ailesi çiftçilikle uğraşan yazarın, birbirini izleyen savaşlar yüzünden düzenli bir öğrenim hayatı olmasa da kendi kendini yetiştirmiş; Arapça, Fransızca, Rusça ve Farsça öğrenmiştir.

    Babasının ölümünden sonra çalışarak ailesine bakan yazar, 1900 yılında gümrük memuru olmuş, 1906 yılında girdiği İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde ise 1908 yılından sonra müfettiş olarak çalışmaya başlamıştır. 1921 yılında orta elçi olarak gönderildiği Bakü’den döndüğünde “Meslek” adlı haftalık siyasi gazeteyi çıkarmış, çeşitli liselerde de coğrafya öğretmenliği yapmıştır.

    Bu süreçten sonra çeşitli elçilik görevlerinde bulunmuş ve birkaç dönem milletvekili seçilmiştir. 1945 yılından itibaren siyasi hayatına son vermiş ve sadece edebiyata yönelmiştir. Dergi ve gazetelerde yazıları yayımlanmış ve eserleriyle ödül almış olan yazar, 16 Mayıs 1952 tarihinde Ankara’da yaşamını yitirmiştir.

    “İnsanlara nasıl yapmaları gerektiğini değil, neyin yapılması gerektiğini söyleyiniz. Göreceksiniz, bulacakları çözümlerle sizi bile şaşırtacaklardır.”

    Modern Türk öykücülüğünün mihenk taşlarından olan yazar, edebiyat yaşamı boyunca birçok takma isimle yazılar yazmıştır. Türk hikâyeciliğinde çığır açan ve 1940 yılından sonra birçok yazarı etkileyen Esendal, ilk hikâyelerinde Maupassant tarzı dediğimiz sağlam konulu, tasvirli, tahlile yer veren bir anlayış benimsemiş; daha sonraları ise Çehov tarzı olarak adlandırılan, hayatın bir parçasının konu edinildiği “durum” öykülerini kaleme almıştır.

    Edebiyatsız edebiyat yapmak

    Hayatı olduğu gibi yansıtan, olaylara nesnel görüşle yaklaşan, edebiyatsız edebiyat yapan, konuşur gibi içtenlikle ve son derece sade bir dille yazan bir hikâyecidir. Hikâyelerinde anlattığı kişiler; esnaf, köylü, aylak, ev kadını, cahil, aydın, mektepli, çırak, üst sosyete, alt tabaka insanlardır. Her gün gördüğümüz ilgi göstermediğimiz kişileri ilgi çekici bir canlılıkla satırlar içinde canlandırıverir.

    Memduh Şevket Esendal, hikâye ve romanlarında genellikle İstanbul’u, özellikle Aksaray semtinden yoksul çevreleri, çeşitli kasabaları, konakları ve köyleri anlatmıştır. Anlattığı bu yerlerdeki kişilerin birkaç saatlik serüvenini ortaya koyar, sonu ve başı belli olaylardan kaçınıp entrikalı bir öykü kurgulamaz, olaydan daha çok olayın iç yüzünün peşinde koşar.

    Durum öyküsünün ilk temsilcisi olan yazarın son derece güçlü bir gözlem yeteneği vardır. Kendi ifadesiyle “topluma ayna tutan” bir sanatçıdır. Toplumun aksayan yanlarını, insanların psikolojik sorunlarını ve ruhsal durumlarını ele almıştır. Geniş ve çok yönlü gözlem gücüyle yalın bir anlatımın ustaca birleştiği ilk seçkin ürünler, Esendal’ın imzasını taşır. Bu yetkinliğinin yanı sıra hümanist bir duyarlılığı sürekli ön planda tutarak, olay dokusunda temel toplumsal dinamikleri eksen alması onu, özgün ve kalıcı bir sanat evreni oluşturabilmiş büyük yazarlar düzeyine çıkarmıştır.

    Ayaşlı ve Kiracıları

    “Ayaşlı ve Kiracıları”, yazarın en önemli yapıtlarından biridir ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın “100 Temel Eser” listesinde yer almaktadır. Eser, 1923 yılından sonra Ankara’da yaşanan sosyal, ekonomik ve kültürel değişimi gözler önüne sermek amacıyla yazılmıştır. Küçük bir Anadolu şehrinden dev bir kent olma yolunda ilerleyen Ankara’daki siyasi, sosyal ve kültürel değişimin boyutlarını nitelik ve niceliklerini ortaya koyan roman, Ankara’daki yeni ile eski hayat düzenin nasıl kaynaştığını ve çatıştığını sergileyen bir bakış açısıyla sosyal bir roman karakteri kazanmaktadır.

    Eğitimleri, uğraşları, dünya görüşleri farklı insanların ilişkilerini büyük bir ustalıkla sergileyen yazar, onların kişiliklerinde dönemin bütün özelliklerini yansıtır. Her eserinde olduğu gibi bu eserinde de bireysel öğelerden bir bütüne ulaşmanın en güzel örneğini verir. Yalın ve akıcı bir dil kullandığı romanı, yazın tarihimizde kendine önemli bir yer edinmiştir.

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Ankara’da Ayaşlı İbrahim Efendi adında biri, dokuz odalı bir apartman dairesini oda oda kiraya vermektedir. Bir köy ağasının oğlu olan Ayaşlı İbrahim eşkıyalık, zatiye çavuşluğu, arzuhalcilik, otelcilik gibi türlü boyalara boyanmış bir adamdır. Odalarda, kadın, erkek, evli, bekar, genç, ihtiyar, çeşitli insanlar oturmaktadır.

    Bunlar; Ayaşlı’nın apartman katında geçen hayatını anı biçiminde yazan bekar bir banka memuru ve eski bir çiftlik sahibi olan yaşlı Hasan Bey, eski konsoloslardan İhtiyar Şefik Bey, odun ve kömür satıcısı Buharalı Abdulkerim ile karısı İffet Hanım, eski bar kızlarından Faika ile kocası Şoför Fuat, geceleri odasında kumar oynatan Turan Hanım ile kocası Haki Bey, bunlardan başka, ikide bir değişen hizmetçiler; dışarıdan gelip giden misafirler…

    Romanda, Ayaşlının pansiyonunda bir oda tutan yazarın başından geçen olaylar ile pansiyonda kalan müşterilerin yaşamları, meslekleri, işleri ve hayat anlayışlarından yola çıkarak 1930 yıllardaki Ankara’nın ve Anadolu insanın sosyal yaşantısını, dünyalarını, özlemlerini, maddi ve manevi değerleri anlatılmakta, Türkiye’nin çeşitli katmanlarından gelen bu insanların ayrı ayrı maceraları ve birbirleriyle olan ilişkileri gözler önüne serilmektedir.

    Otlakçı

    İlk olarak 1946 yılında yayınlanmış olan eser, içerisinde yirmi beş öykü barındırmaktadır. Öyküler, doğaya, insanlara duru bir sevgiyle bakan, gerilimleri bile sevecenlikle karşılayan bir anlayışın ürünüdür. Esendal, öykülerinde, içinde yaşadığı dönemin kişilerini, o günlerde gerçekleşen olayları ironik bir anlatımla sergilemekte ve eleştirmektedir. Yazar, çoğu yerde de toplumsal olaylara mizahî bir bakış açısıyla yaklaşıyor.

    “Efendim, tütün tabakasını ortada unutmaya gelmiyor, insafsız herif, tütünün ne kadar saçak yeri varsa içti, tozları bana kaldı. Çok otlakçı gördüm ama böylesine hiç rasgelmedimdi. Bizim rahmetli İlhâmi de otlakçı idi ama hiç olmazsa bir inceliği vardı, adamı eğlendirirdi. Karşınıza oturdu mu, gözleri ile tütün paketini arar, sokulur, tabakayı, cebime koyarım, sözlerini şaşırır, cebimden çıkarıp masanın üstüne bırakırım, sevinir. Saatlerce gözleriyle tabakanın arkasından koşar, sonra bir fırsatını düşürüp bir ağara yakınca keyiflenir, güler, söyler, dinleyenleri de eğlendirirdi. En çok hoşlandığı da fırsatını düşürüp cıgarayı kendi eliyle almasında idi.”

     “Otlakçı” adlı öyküde, sigaraya para vermek istemeyen, hatta bunu aptallık olarak kabul eden bir adamın, sigara içenlerin tütün tabakasından tütün aşırması konu ediliyor. Bu tütün aşırma olayından, tütün tablasını kahvede unutan herkes nasibini almaktadır ve genellikle de bütün tablada sadece tütün tozu kalıncaya dek boş bırakılmaktadır. Öykünün anlatıcısı aynı zamanda başkarakterdir. Hakkında fazla bilgi verilmemekle birlikte, otlakçılardan, özellikle de öyküde otlakçı olarak tanımlanan Mahmut Efendi’den hiç hoşlanmamaktadır. Anlatılan olaylar genellikle kahvehanede ve anlatıcının evinde geçer. Eserde, mekânların tasviri ayrıntılı olarak verilmemiş ve olaylar belirli bir zaman kesiti belirtilmeden anlatılmıştır.

    Öykü; sade, anlaşılır ve akıcı bir dille kaleme alınmış, günlük konuşmalarda geçen bazı söyleyişler olduğu gibi korunmuş ve okuyucuya aktarılmıştır. Kendini başkahramanın yerine koyarak başından geçen bir olayı sohbet havasıyla anlatan Esendal, eserinde, uzun tasvirlere ve yabancı kökenli kelimelere yer vermemiştir.

    Miras

    “Miras”, Memduh Şevket Esendal’ın, kitap olarak yayımlanan üçüncü romanı olma özelliğini taşıyor. Romanda, İstanbul’un bir mahalle kurulacak büyüklükteki konağında yaşayan Silahtar Ali Paşa ailesinin yozlaşıp çözülüşü ve miras yüzünden aile bireyleri arasında ortaya çıkan düşmanlık anlatılmaktadır. Ayrıca eserde, o yıllardaki günlük yaşayıştan kesitler de buluyoruz. Romanın arka planında, II. Abdülhamid dönemi ve bu dönemde İstanbul’daki yaşamla fikir çalkantıları da görülmektedir.

    Silahtar Ali Paşa Ailesi, servetlerinin yöneticisi olan büyükannenin ölümü ile dağılmıştır. Ailenin dört torunu ayrı evlere çıkarlar. Zamanla konak yıktırılıp eşyaları satılır ve yerine bir mahalle inşa edilir. Romanda, ailenin torunlarından Şevki Bey’in oğlu Asım’ın aileden kalma bir değirmeni üstüne geçirmek amacıyla İstanbul’a gelip amca ve halalarını ziyaret etmesi ile gelişen olaylar aktarılır.

    “Günün birinde büyük anası ölmüştü. Nasıl derhal aileleri perişan oldu! Kardeşler sanki kırk yıllık düşman imişler gibi birbirine darılmışlar, uzaklaşmışlardı. Ortaya büyük mal, miras davaları çıkmıştı. Herkes derhal dairesini, sofrasının ayırmıştı. Dört kız kardeş, dördü de köşeye çekilmiş bulunuyorlardı. Hatta ara yerde kapılar kapattırıldı, dışardan yeni kapılar açtırıldı. Zaman geldi ki artık bir çatı altında oturamaz oldular. Birer birer konağı terke başladılar. Herkes haline göre birer tarafa çekilip gidiyordu.”

    Birbirinden kopuk kardeşlerin hepsinin ailesinde ihanet, çocukların ihmali, kumar düşkünlüğü gibi sorunlar ve huzursuz bir yaşayış vardır. Olaylar Asım’ı mutsuzluğa sürükleyerek, gerginlik ve kavgaları arttırır. Bununla birlikte halasının torunu Salime’ye âşık olan Asım, evlilik teklifi kabul edilmeyince çok üzülür. Roman yarım kaldığı için ilişkinin nasıl sonlandığı belli değildir.

    Eserde, Asım adlı gencin Sarayköy’den gelip bazı dernek üyeleriyle ilişkilerde ve girişimlerde bulunması, belki de Esendal’ın İttihat ve Terakki ile ilk ilişkilerini yansıtmaktadır. Romanda, yazarın kendi yaşamıyla ilgili başka bağlantılar da söz konusudur. Sarayköy diye belirtilen yerin Çorlu olduğu göz önüne alındığında eserde, yazarın yaşamından izlerin bulunduğu bir gerçektir.

    Vassaf Bey

    Türk yazınının en güçlü romanlarından biri olarak bilinen “Vassaf Bey”, yazarın, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Ankara’nın panoramasını çizdiği ikinci romanıdır. Memduh Şevket Esendal’ın ölümünden önce kaleme aldığı roman, ölümünden sonra 1983 yılında basılmıştır. Yazar, bu romanında aile kurumu ve doğru bir evlilik yapmanın önemi üzerinde durmaktadır. Romanında, toplumun refahı, sükûneti, manevi dünyası için doğru evlilikler yapılmasının yanı sıra ev ve aile nizamının ne kadar önemli olduğunu vurgular.

    “Bir genç adamla evlenmek benim için o kadar istenilecek bir şey mi? Yaşamayı birlikte öğreneceğiz, ama ne döğüşlerle... O olgun genci nerede bulacağız? Hadi bulduk, kafa dengi olacak mı? Hadi kafa dengi de oldu; bir ev kurup yerleşmek için bir ömür uğraşacağız. Ne üzüntüler ne gözyaşları...”

     “Vassaf Bey”, genç bir kızın evlilik hikâyesi ve günlük yaşam ilişkileri üzerinden Ankara’nın 1930’lu yıllarını, bu yıllarda yaşanan küçük burjuva hayatını anlatan bir romandır. Perihan, evlilik hayalleri kuran bir genç kız. Bu kızın etrafında dönen olaylar ve durumlar, Vassaf Bey’in mirasını ona bırakması ve Tuğrul adında sevdiği bir akrabasını da evlenmek üzere ona göndermesi romanın ana hatlarını oluşturuyor.

    Kitaba adını veren Vassaf Bey, yardımcı karakter gibi görünse de belirleyici bir rol üstleniyor. Çünkü Esendal’a göre sağlıklı bir toplumun kurulması doğru ailelerin kurulmasına bağlıdır.  Bu anlamda Vassaf Bey’in, Perihan’ın doğru bir evlilik yapması için ona hem mirasını bırakması hem de onun için doğru insanı seçmesi romanın belki de en önemli olayları.

    Memduh Şevket Esendal, Türkçeyi büyük bir ustalıkla, sade ve yetkin bir biçimde kullanmıştır. Bu sayede ortaya bir dönem romanı olmakla beraber, döneminin çok ötesine uzanabilmiş bir yapıt çıkmıştır. Kendi döneminin edebi koşullarını bilgece bir anlayışla geri iten Memduh Şevket Esendal’ın kaleme aldığı “Vassaf Bey”, edebiyatımızın en güçlü romanlarından biri olmakla birlikte, yazarın, inançla, güler yüzle, sevgiyle açtığı onurlu yolda, bütün kuşaklara örnek olabilecek nitelikte bir eserdir.

    “İnsan bu! Ne anlaşılmaz sevinçleri, üzüntüleri var.”

    “Çehov tarzı öykünün ilk temsilcisi: Memduh Şevket Esendal”, Kitabın Ortası dergisi, Mayıs 2019, sayı 26.

    Yazı kaynağı : www.dunyabizim.com

    Pazarlık-Memduh Şevket Esendal | Edebiyat Sultanı

    Pazarlık-Memduh Şevket Esendal | Edebiyat Sultanı

    PAZARLIK

            Sıcak yaz gecesi. Mahalle kahvesinin önündeki setin üstü sanki ufak bir bahçecikti.  Ortada küçük bir havuz, içinde gazoz şişeleri, etrafında biraz çimen, kına çiçekleri. Kahve pencerelerine sicimler gerilmiş, gece sefaları, telgraf çiçekleri, kireçle sıvanmış yarım tenekeler içinde sardunyalar sıralanmış.        

           Kapının sağ tarafında bazısı giyimli, birtakımı da gecelik entarileri, şam hırkaları ile dört beş kişi, İstanbul’un son büyük zelzelesinden konuşuyorlardı. Gümrük aracılarından Faik Efendi, kırk beş yaşlarında, uzun kara bıyıklı, esmer bir adam. Ayağının birini altına alarak, kaşlarını yukarı aşağı oynatarak anlatıyor:

           “Ben” diyor, “hareket olurken Eminönü’ndeydim. Feyzi Bey, Allah sizi inandırsın, o Yenicami minareleri yok mu birbirine dokunuyor ayrılıyor, dokunuyor ayrılıyor, o kaldırım taşları sanki su içinde fasulye kaynar gibi böyle kaynıyordu.

           Tramvay beygirlerine baktım, ayaklarını açmışlar oldukları yerde duruyorlar. O mavnalarda ne kadar yemiş varsa hepsi dansa kalkmış. Herkes köprüye koştu, ben de koştum. Köprünün üstüne gelen yığıldı, hilafsız beş yüz bin kişi vardı.”

           Muhatabı şam hırkalı, zayıf, uzun boylu, kalın sesli Harbiye Nezareti Mektubi Kalemi müsevvitlerinden Feyzi Bey:

           “Yok hacım” dedi, “bu biraz hilaflı oldu.”

            Faik Efendi bozulmuş, sordu: “Neden?” dedi.

           “Neden olacak elmasım, köprünün üstü beş yüz bin kişi alır mı?”

            Faik Efendi kaşlarını kaldırıp, düşündü. Dinleyenler gülümsediler. İmamın oğlu Rıza dedi ki:

          “Faik Ağabey, ağzın kızdı da ölçüyü kaçırdın.”

          “Yok” dedi Faik Efendi, “Valla latife değil, o zaman biz de buna şaştık.”

          “Neye, şaştınız?”

          “Köprünün bu kadar adam aldığına…” “Canım, o kargaşalıkta saydınız mı?”

           “Saymadık ama, her halde vardı… Artık, siz de bu kadar olmaz. İnsanda göz var, izan var…

           Canım köprünün üstünde kaç kişi var, insan bunu görmez mi? Bu meydanda bir şey…”

           Feyzi Bey gülerek: “Canım hacım” dedi, “düşünsene! Köprünün üstü beş yüz bin kişi alır mı? Alsa da yarım milyon adam buraya nasıl toplanır? Demek aşağı yukarı İstanbul halkının yarısı!”

           “İstanbul halkının yarısı?.. Vardı ya, ne zannediyorsunuz? Yarım milyon dediğin nedir!”

           Etraftakiler çokça gülüştüler, Faik Efendi de biraz gevşer gibi oldu:

           “Adam” dedi, “beş yüz bin olmasın da dört yüz bin olsun!”

           “Dört yüz bin de olmaz.”

           “Neden?”

           “E, hesap meydanda. Diyelim köprünün boyu olsun dört yüz metre, öyle mi?” “Ne bileyim, ölçmedim ya!”

          “Canım, şimdi beş yüz bin kişiyi gözle hesap ediyordun, köprüyü neden hesap edemiyorsun?”

          “Ne bileyim ben, sizin sözünüze karşı söylüyorum!”

           “O halde, ben ölçtüm. Dört yüz metre. Eni de olsun on iki metre, dört yüz kere on ikimiz ne eder? Efendim… On kere dört yüz, dört bin, dört bin sekiz yüz metre murabbaı, her metre murabbaında da dört kişi dursa, dört kere sekiz otuz iki, dört kere dördümüz de on altı, on dokuz, bu da etti on dokuz bin iki yüz. Dört yüz bine varmaya? Efendim… tamam üç yüz seksen küsür bin kişi kalır açıkta.”

           Feyzi Bey hesap yaparken, Faik Efendi ona bakıyordu. Biraz düşünür gibi oldu. Kaşlarını oynatarak:

          “Ben hesap mesap bilmem” dedi, “dört yüz bin yoksa, iki yüz bin kişi ferah ferah vardı. İsterseniz başkalarına da sorun.”

           Biraz durdu. Sonra işe az daha tav vermiş olmak için:

          “Feyzi Bey, Feyzi Bey” dedi, “bu, kahvede durup hesap halletmek değil, can pazarı kardeşim, herkes kendi başının derdine düşmüş. Denize düşen yılana  sarılır.”

           Feyzi Bey gülümsedi:

         “Yok hacım” dedi, “elbet dediğin doğrudur. Sen yalan söyleyecek değilsin ya! Ben latife ettim.”

           Dinleyenlerden biri: “Öyledir, öyle” dedi, “Faik’in hakkı var.”

           Sustular. Faik Efendi biraz bozulmuş (…):

         “Rüstem, bir ateş” diye kahveci çırağına bağırdıktan sonra lakırdıyı olduğu yerde bırakmak isteyerek;

         “Ben” dedi, “yalan söyleyecek değilim ya, gözümle gördüm. Ana-baba günü, mahalakallah… diyelim, hadi ben yanılıyorum, beş yüz bin olmasın, iki yüz bin de olmasın; yüz bin kişi vardı ya… Yüz bin kişi az mı?”

           Dinleyenler, gene sustular.

           Faik Efendi, sonra fena halde saracaklarını ve bu işin bitip tükenmeyeceğini bildiğinden, işi kabul ettirmeye çalışıyordu. Salkım ağacının kütüğüne dayanmış askeri eczacı Remzi Efendi hiç gülmeyen yüzüyle yavaş sesle sordu:

          “Köprü bu kadar adamı nasıl kaldırır” dedi, “hikmet!”

           Faik Efendi yeniden söze başlandığına sevinerek: “Şey” dedi, “ya… O zaman biz de şaşmıştık. Sonra oturduğumuz bostanda bir tersaneli vardı, ben ona sordum, o dedi ki, dubaların zincirleri paslanmış, bel kalınlığında midye tutmuştur. Direk gibi. Dubalar delinse de suyun üstünde durur.”

            Dinleyenler, gülüştüler. Faik Efendi işin biraz fazla kaçtığını anlar gibi oldu, kaşlarını oynattı. Oturanların yüzlerine baktı:

          “Ya!..” dedi. “Böyle şeye inanmak olur mu? Biz de o zaman inanmamıştık. Ancak Remzi Efendi’nin buyurduğu gibi bir hikmet var ki, duruyor.”

           Remzi Efendi derin derin içini çekerek: “Ya, hikmet” dedi… Ondan sonra iki kişi de içlerini çekerek, acıklı acıklı:

          “Dünya bu… “ dediler.

           Yeniden susuldu. Faik Efendi biliyor ki saracaklar hem de fena saracaklar. Biraz durduktan sonra, dayanamayarak:

          “Yok, ama” dedi, “valla saracaksınız… Olmaz ki… İnsanı lakırdı ettiğine de pişman edersiniz. Feyzi Bey, canım, valla sen yapıyorsun.”

           “Benim bir şey dediğim var mı?”

          “Ben bilirim” dedi,  “Sen yüz  bin  kişiye  razı oluyor musun?”

           Feyzi Bey başı ile “olmam” diye işaret etti. Faik Efendi “yetmiş bine” diye sordu. Feyzi Bey gene razı olmadı.

          “Peki, elli bin kişiye diyeceğiniz yok ya!” Feyzi Bey gülerek:

          “Hacım” dedi, “namuslu bir iş yapalım. Bir kere, on bin de, sonra görüşelim.”

          “Ne? Dünyada olmaz. En aşağıdan, en aşağıdan yirmi bin kişi vardı.”

           İmamın oğlu dedi ki: “Faik Ağabey, oldu olacak gel şu şeytanın ayağını kır. Bu oldu artık.”

          “On bin desem, Feyzi Bey kabul edecek mi?” Feyzi Bey:

          “Yok! dedi. “On bin dersen alt  yanını görüşeceğiz. Belki benim de sözüm var!” “Öyle ise ben de demem.

          “İmamın oğlu dedi ki:

          “Demezsin ama, sonra sarakadan kurtulamazsın. Biliyorsun ya! Hem iş yalnız bu kadar değil, kaldırım taşlarını kaynattın, minareleri oynattın; bunların hepsi hesaba çekilecek. Bak, sen bilirsin!”

            Faik Efendi, yeniden Feyzi Beye:

          “Ama canım” dedi, “bu kadar da olmaz. Artık siz de büsbütün budala hesabına koydunuz. Ben bu kadar şeyi kestiremez miyim? Ne sanki, on bin kişi de yok muydu?”

           Feyzi Bey gülerek dedi ki: “Hacım, gel beş binde uyuşalım. Ben biraz fedakârlık etmiş olurum ya! Neyse zarar etmez, sen yabancı değilsin. Dört bin sekiz yüz metre yerde beş bin adam, az şey değildir.”

           Faik Efendi hepsinin yüzüne ayrı ayrı baktıktan sonra dedi ki: “Razı olurum ama, bir şartla… Sarmayacaksınız.”

          “Sarmayız”  dediler. “

           Öyle ise, beş bin olsun.”

          “Pekâlâ, razı olduk. Minarelerin oynadıklarını, kaldırımların kaynadıklarını sana bağışladık.”

           Faik Efendi gitmeye hazırlanarak:

          “Bırakmıyorsunuz ki, insan tatlı tatlı anlatsın, hemen pazarlığa girişiyorsunuz. Haydi, artık vakittir. Ben daha gidip çocukları komşudan alacağım. Anahtar bendedir. Onlar sonra kapıda kalırlar” dedi.

                                                                       Memduh Şevket Esendal, Otlakçı

    pazarlik-memduh sevket esendal indir.

    Yazı kaynağı : edebiyatsultani.com

    Yorumların yanıtı sitenin aşağı kısmında

    Ali : bilmiyorum, keşke arkadaşlar yorumlarda yanıt versinler.

    Yazının devamını okumak istermisiniz?
    Yorum yap